Köylerimizde Kullanılan Lakaplar

Datça ve Yarımada’nın batı yakası olan Betçe taraflarında geçmişe ait ipuçlarını arıyorsanız, ilk bakmanız gereken yerlerden biri kesinlikle lakaplar olmalıdır. Yeter ki buradaki şifreleri ve kültürel ipuçlarını okumasını bilin...

Köylerimizde  Kullanılan Lakaplar

Datça ve Betçe’nin Sözlü Tarihinde İsimlerin ve Sülalelerin İzleri

Datça ve Yarımada’nın batı yakası olan Betçe taraflarında geçmişe ait ipuçlarını arıyorsanız, ilk bakmanız gereken yerlerden biri kesinlikle lakaplar olmalıdır. Yeter ki buradaki şifreleri ve kültürel ipuçlarını okumasını bilin...

Betçe ve yöresinde, geçmiş atanın ya da babanın ismini başa koyarak yapılan adlandırma geleneği çok yaygındır: Sabri Hüseyini, Faik Mehmedi, Hayri Alisi, Cemil Alisi gibi örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Buradaki ilk isim doğrudan babanın adıdır.

Bunun yanında, özellikle Yazıköy ve Belenköy civarında çok daha ilginç ve köklü lakaplar karşımıza çıkar. Örneğin, ustalığını yüceltmek ve mesleki maharetini tescillemek için İtalyanca/Rumca kökenli uluslararası bir unvan olan "Masturo" (Mastro / Usta) lakabının bu köyde yıllar önce kullanıldığını biliyoruz. Yazıköy’ün yetiştirdiği en büyük yapı ustası olan Mehmet Hilmi Sarıyaz’ı asıl ismiyle pek hatırlamazlar; herkes onu "Masturo" olarak bağrına basmıştır. Oğlu Mümtaz için ise yörede "Fanguli’nin Mümtaz" dendiğini duymuştum.

Yine "Endaksi" lakabı da geçmişte Rum komşulardan kalan ve Türkçeye uyarlanan bir ifadedir; nitekim aynı köyden emekli gümrük memuru Abdullah Ertan Alptekin, "endaksi"nin Rumcada "tamam, anlaştık, her şey yolunda" anlamına gelen bir onay sözü olduğunu belirtmişti.

Yazıköy’den bir büyüğüm, "Badayut" lakabının Rumca Panayot isminden türediğini söylemişti; ne derece doğrudur kesin olarak bilemeyiz elbette. "Lolluz" tabiri de böyledir; Yazıköy’ün köklü bir sülalesi "Lolluzlar" olarak tanınır. Bir dostum bu kelimenin Rumca "lolli"den (biraz öfkeli, sert mizaçlı, delişmen) türediğini aktarmıştı.

Tıpkı Boduç ya da Bodiç lakaplarında olduğu gibi... Bir zamanlar hepimizin çok sevdiği, yakın zamanda ebediyete uğurladığımız kıymetli Özkan Öğretmenimiz de bu sülaledendi. "Fantin" lakabının ise nereden nasıl türediğini ve kimlere nasıl yakıştırıldığını tam olarak bilemiyoruz.

Köy Köy, Mahalle Mahalle Sülale Adları

Çeşmeköy ve Cumalı tarafına geçtiğimizde ise "Kurdinler" sülalesi için ilginç bir rivayet anlatılır: Vaktiyle aileden birinin ensesinde bir yara/kurtçuk oluştuğu ve orada çoğaldığı söylenir.

"Yemeninin Dursun" lakabının, babası Yemen Cephesi'nde askerlik yapmış bir evlada verildiğini kolayca anlıyoruz. Aynı köyde Balkanlar'dan göç edip gelen bir aileye doğrudan "Bosnalı" dendiği gibi...

Palamutbükü’nde komşumuz olan Mehmet Amca ile Mustafa Amca kardeşler aslen Cumalı köyünden olup "Soltalar" olarak bilinirlerdi; ikisi de rahmetli oldu.

"Dıngıllar" lakabını ise rahmetli kayınpederimden duymuştum; Çeşmeköylü Şoför Asımların sülalesine bu ad verilirmiş.

"Gamıtu’nun Orhan" (Orhan Amca) da rahmetli oldu gitti; Almanya’da çalıştıktan sonra sahil boyunda ilk lokantayı açan öncülerdendi. Köyde yıllarca bakkallık yapan kardeşi Doğan Dede ise hâlâ hayatta; kendisine sağlıklı ve uzun ömürler diliyorum. Kardeşleri Selçuk’u ise çok erken yaşta kaybettik.

Yine komşumuz, Bük Market’in işletmecisi Aydan Yavuz kardeşim Çeşmeköylüdür; her ne kadar kendilerini "Keskinler" olarak bilseler de köydeki lakapları "Kondiler"dir.

Sındı, Zeytincik Ve Kumyeri’nin Renkli  Simaları

Sındı köyü ve çevre mahallelerde de bu lakap çeşitliliğini bolca görürüz:

* "Gazap" lakabıyla ne anlatılmak istenmiştir bilinmez...

* "Tara" ve "Kilim" gibi nesne adlarından türetilen lakaplar vardır.

* "Galdırak" lakabı ise genelde çok ve yüksek tondan, gürültülü konuşanlar için kullanılır; Zeytincik Mahallesi'nde bu adla anılan bir aile bulunur.

* "Kuyruk Hasan" bu özgün benzetmelerden biridir.

* "Tataman Mehmet" Ağabey, ömrünün son yıllarını Yakaköy’de Davulcu Yaşar’ın kızı Fatma Abla ile geçirdi; "Tataman"ın sözlük anlamını bugün çözmek pek mümkün görünmüyor.

Kimi zaman da kişinin vatani görevini yaptığı yer adeta üzerine yapışır: "Tireli" örneğinde olduğu gibi... Aynı köydeki "Kara Siyah Alisi" lakabı ise aklımıza "Acaba bu ailenin kökeninde Afrika'dan gelen bir soy bağı mı vardı?" sorusunu getiriyor.

"Tülü" kelimesi öz be öz bir devecilik terimidir (tülü devesi); oysa Yarımada genelinde deve kültürü pek yoktur. Buna rağmen Kumyer Mahallesi'nde bir sülale "Tülüler" olarak anılır. Yine Kumyer’de "Güldür Osman" lakabının ardındaki hikâye zamana karışıp gitmiştir.

Aynı mahallede öyle bir aile vardır ki adları yadigâr kalmış, kendileri bu topraklardan silinip gitmiştir: Uzunkuyu mevkiine vardığınızda o yıkık taş evleri gösterip bir zamanlar buranın en kalabalık sülalesinin "Göbeller" olduğunu söylerler. "Göbel" ise yöre ağzında vaktinden önce doğmuş ya da ölü doğmuş oğlak/kuzu anlamında da kullanılır.

Kumyer’den inşaat ustası Fevzi Duman Amca’yı resmi adıyla kimseler tanımaz; fakat "Şibir" dediğinizde herkes hürmetle hatırlar. Bu lakabın, Yakaköy’ün efsanevi, nüktedan ve insan sarrafı eski muhtarı Ali Eski tarafından takıldığı söylenir. Şibir’in kardeşi olan oldukça esmer tenli Mehmet Duman için ise halkın tam bir tezatla "Pamuk" lakabını yakıştırması Ege mizahının şahane bir örneğidir!

Yakaköy’deki "Poluç" ya da "Puluç" lakabına gelirsek; Kızılkuyu mevkisinde oturan bu ailelerin bir kısmı bugün Yaka-Kumyer Mahallesi'nde yaşamaktadır.

Sındı’da duvar ustası olan bir diğer zanaatkâr ise "Barbali" lakabıyla anılır; kökenini bilmek hayli zordur. Çeşmeköy’den Kadir Usta ise askerliğini çavuş olarak tamamladığı için köyde ömrü boyunca "Kadir Çavuş" olarak saygı görmüştür.

Aynı köyden bir dönemin deniz tüccarı Mehmet Çuhadar ise adalar arasında küçücük teknesiyle mal taşırken köylüler ona "Kruvazör" (halk ağzında Kuruvezir) lakabını takmışlardır; çünkü askerliğini donanmada, bir kruvazör harp gemisinde yapmıştır.

Köylerimizde  Kullanılan Lakaplar

Mehmetlerin Ve İbrahimlerin Ayrıştırılması

Yöremizde "Mehmet" ismi son derece yaygındır. Bunun temel sebebi, doğan ilk erkek çocuğa Mehmet adının verilmesinin köklü bir gelenek olmasıdır. Hatta düğünlerde, adı Mehmet olan bir çocuğun uğur getirsin diye gelinin bindiği atın terkisine oturtulması adettendir.

İşte bu Mehmet bolluğunda insanları birbirinden ayırt edebilmek için fiziksel özellikler devreye girmiştir: Kara Mehmet, Gözlüklü Mehmet, Yavaş Mehmet... Aynı durum İbrahimler için de geçerlidir: Goca İbram, İbrahim Kocabey, Saniye İbram’ı ve Kızılkuyulu İbram örneklerinde görüldüğü gibi, henüz soyadı kanununun olmadığı devirlerde ahali kişileri bu nitelemelerle birbirinden ayırmıştır.

Yakaköy’ün üçüncü büyük sülalesi ise "Kelperiler" ya da "Kerpeliler" olarak bilinir (Pilavcılar ve Receplerden sonra gelirler). Anlatılanlara göre aile, Ege’deki Kerpe (Karpathos) Adası'ndan Marmaris’e göç etmiş; kız kardeşlerini orada bırakıp Yarımada'ya gelen erkek kardeşlerden biri Emecik köyüne (Zeybekler), diğeri ise Yakaköy’e yerleşmiştir.

Palamutbükü’nden komşumuz Doksa Amca ise Cumalı köyünün "Cıllam" sülalesindendi. Belenköy’den "Tunbanlar"ı da bu listeye ekleyip sözü toparlayalım; zira derinlemesine bir saha araştırması yapılsa bu liste ciltler doldurur.

Sonuç Yerine: Kimliğimizi Kaybetmek

Yarımadamız her şeye rağmen kadim geçmişin izlerini ve doğallığını henüz bütünüyle yitirmiş değil. Bu topraklarda sosyologların, antropologların ve kültür araştırmacılarının yapacağı kapsamlı çalışmalara büyük ihtiyaç var. Yöreye özgü mutfaktan geleneksel giyime, imece usulü düğünlerden cenaze ritüellerine kadar her davranış bu yarımadanın bin yıllık ortak belleğini yansıtır.

Ancak ne yazık ki son yıllarda kontrolsüz turizmin ve rantın etkisiyle, düne kadar toprağıyla üreten bu bilge toplum, hızla tüketen bir kitleye dönüştü. Yeni kuşaklar üretimin ne olduğunu, toprağın ve emeğin değerini yeterince bilmiyorlar. Gençler doğup büyüdükleri bu kadim coğrafyanın köklerine yabancılaştırılıyor.

Ne geçmişin o anlamlı sülale bağları kaldı ne de o sıcak aidiyet duygusu... Kimliksizleşme dalgası olanca hızıyla sürüyor. Oysa modern çağın girdabında asıl meselemiz, bizi biz yapan yerel değerlerimizi, dilimizi, lakaplarımızı ve öz kimliğimizi kaybetmemek olmalıdır.

Yazar hasan doğan

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış