Kurumsal İhtar Ve Militan Sendikacılık
Siyasal mücadelenin teorik zemini ile pratik eylemliliği arasındaki mesafe, sadece bir tutarsızlık değil, aynı zamanda bir meşruiyet krizidir. İlk bölümde diyalektik yöntemle yapılan "denge siyaseti" deşifresi; meselenin salt bir yönetim hatası olmadığını, DEM Parti genel merkezi ile sendika liderliği arasında birbirini besleyen, bilinçli bir geri çekilme süreci olduğunu ortaya koymuştur. Söylemde güçlü ancak pratikte statükoya teslim olan bu tablonun kamu emekçisini içine ittiği kurumsal yalnızlık, artık kaçınılmaz bir yol ayrımına işaret etmektedir.
Mevcut tıkanıklığın yapısal sınırları tarif edilmiş ve sessizliğin bir yanıt olmadığı görülmüştür. Dolayısıyla elinizdeki metin, bilinen bir tablonun tekrarı veya basit bir kurumsal ıslah talebi olmaktan ziyade diyalektik bir zorunluluğun ifadesidir. Salt teorik kavramların arkasında beklemenin ötesine geçilerek, işaret edilen o yapısal yüzleşmenin somut adımlarını atma ve karar alıcılara yönelik politik ihtarı açıkça dile getirme vakti gelmiştir.
Sendikal Alana İhtar ve Kurumsal Yabancılaşmanın Reddi
Sendikal yapıların önünde, ya kurucu unsur olan emekçinin ya da idareyle kurulan ilişkilerin yanında durmak şeklinde tarihsel bir tercih bulunmaktadır. Denge siyaseti, bu tercihi ertelemenin adıdır ve bu ertelemenin faturası bizzat kamu emekçisine kesilmektedir. Keyfi görev değişikliğine uğrayan üyenin salt prosedüre yönlendirilmesi, haksız disiplin süreçlerinin bürokratik yazışmalara havale edilmesi veya sistematik dışlamayla yüzleşen üyenin kurumsal denge hesaplarına feda edilmesi, bütünüyle kamu emekçisinin aleyhine işleyen bir yabancılaşma halidir.
Buradaki yapısal beklenti oldukça açıktır. Baskı vakalarında idarenin diliyle değil, sınıfın diliyle konuşulmalıdır. Üye kurumsal yalnızlığa terk edilmemelidir. Disiplin süreçlerinde, görev değişikliklerinde ve her türlü idari baskıda sendika, fiili ve kararlı bir duruş sergilemelidir. Yasal kısıtlar bu duruşun önünde engel değil, aksine mücadele zeminidir. O zeminde ne yapılabileceği sendikal tarihin hafızasında mevcuttur. Aşılamayan nokta bilgi eksikliği değil, iradenin kurumsallaşamamasıdır.
Siyasi Merkeze İhtar ve Söylemden Mekanizmaya Geçiş
DEM Parti genel merkezinin karşı karşıya olduğu tablo, salt bir irade meselesi olmaktan ziyade yapısal bir boşluktur. Yazılı emek politikalarını fiili pratiğe taşıyacak bir denetim ve müdahale mekanizması ya eksiktir ya da işletilmemektedir.
Bu boşluk rastlantısal değildir. Emek mücadelesinin partinin fiili gündeminden giderek uzaklaşması; koalisyon ortaklıklarının ve makro siyasi denge hesaplarının dayattığı bilinçli bir "gündem dışı bırakma" tercihinin sonucudur. Ancak bu durumun yapısal maliyeti artık görünmez kılınamaz. Kendi fikriyatını paylaşan kamu emekçisi idari baskıya uğradığında sergilenen eylemsizlik hali, o baskının dolaylı bir onaylayıcısı konumuna düşmektedir.
Beklenen somut adım, yazılı emek politikalarıyla fiili sendikal pratik arasındaki uçurumu kapatacak kurumsal bir iç denetim mekanizmasının inşa edilmesidir. Kamu kurumlarındaki baskı vakalarını takip edecek, sendikal pratiğin ilkelere uygunluğunu denetleyecek ve gerektiğinde sürece müdahil olacak bir yapının kurulması zorunludur. Denge siyasetinin yarattığı bu boşluk daha fazla sürdürülemez.
Militan Sendikal Hat Zorunluluğu
Yukarıya yöneltilen bu kurumsal ihtar, yeni bir sendikal hattın zeminini oluşturmaktadır. Bu yeni hat temel olarak bağımsızlık, taban odaklılık ve eylemsellik ilkeleri üzerinde yükselmek zorundadır.
Bağımsızlık ilkesi gereği sendika, hangi siyasi konjonktür veya kurumsal yapı içinde olursa olsun, idare ve siyasi iktidar karşısında bağımsız bir duruş sergilemelidir. Siyasi ittifaklar veya bürokratik ilişkiler, emekçiyi yalnız bırakmanın gerekçesi olamaz.
Taban odaklılık çerçevesinde karar alma süreçleri, kapalı bürokratik toplantılardan değil, baskıya uğrayan emekçinin nesnel gerçekliğinden ve somut itirazlarından beslenmelidir.
Eylemsellik bağlamında ise sendikal eylemin sınırı, idarenin veya devletin çizdiği yasal çerçeve değil, sınıfın haklılığından doğan meşru zemindir. Yasal kısıtlamalar ve bürokratik yasaklar, emekçiyi yalnız bırakmanın bir bahanesi olamaz. Fiili meşruiyet, her zaman bürokratik yasallığın önündedir. Eylemlilik süreci icazet beklenerek değil, bu tarihsel meşruiyet bilinciyle hayata geçirilmelidir.
Emaneti Sahiplenmek
DEM Parti ve bileşenlerinin emek alanındaki iddiası, onlarca yıllık mücadele birikiminin üzerine inşa edilmiştir. Bu tarihsel birikim, bugünkü karar alıcılara devredilmiş bir emanettir.
Bu emanet, statükoyu koruyan denge siyasetiyle geleceğe taşınamaz. Emanet; yalnızca pratikte, baskı anında emekçinin yanında somut olarak durarak sahiplenilebilir. Sendikal mücadele, bürokratik bir ritüele indirgenemeyecek kadar ağır bir tarihsel mesuliyettir.
Bu duruşu sergilemek, konjonktürel bir tercih değil, sınıf siyasetinin varoluşsal bir gereğidir. Bu gereklilik yerine getirilmediği takdirde, meselenin yapısal yüzleşmesi sendikal tabanın tarihsel bilinci nezdinde kaçınılmaz olacaktır.
Yorumlar (0)