Suriye’de Kırılgan Bir Sürecin Sınırları

Daha da vahimi, şeriata dayalı kanun hükmünde kararnamelerle yönetilen bir yapıda kadınların kazanımları yok sayılmaktadır. Yıllarca süren mücadeleyle elde edilen haklar, bir kalemde görmezden gelinmekte; toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitim ve çalışma hayatındaki ilerlemeler hiçe sayılmaktadır. Demokratikleşme olmadan yapılacak her entegrasyon, sadece eski rejimin ya da yeni otoriter yapıların yeniden üretilmesine hizmet edecektir.

Suriye’de Kırılgan Bir Sürecin Sınırları

Dışardan ve Üsten Çözüm Mümkün mü?

Suriye’de on yılı aşkın iç savaşın ardından toz duman çökerken, değişim rüzgârı esiyor gibi görünüyor. Ancak bu değişim, umut mu yoksa yeni bir kırılganlığın habercisi mi, sorusu hâlâ cevapsız. Özellikle Haseke ve Kamışlı gibi Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde kürtçe yazılı tabelaların sistematik olarak indirilmesi, yeni dönemin en somut ve tartışmalı işaretlerinden biri haline geldi. Anayasasız bir ülkede imzalanan anlaşmaların “suya yazıldığı” eleştirisi, boş bir metafor olmaktan öte, mevcut siyasi gerçekliği yansıtıyor.

Yeni dönemde Şam’daki iktidar, Ahmed el-Şara liderliğindeki yapılar üzerinden şeriat temelli kanun hükmünde kararnamelerle yönetmeye çalışıyor. Bu yaklaşım, ülkenin büyük bölümünde İslami hukukun yorumuna dayalı bir idari çerçeve oluşturuyor. Öte yandan Rojava’da, yani kuzeydoğu Suriye’de özerk yönetim, seküler bir hukuk sistemiyle yoluna devam ediyor. Bir tarafta dinî referanslar ön planda, diğer tarafta laik, çoğulcu ve demokratik özerklik vurgusu. Bu iki farklı dünya görüşü arasındaki uçurum, basit bir “geçiş dönemi sorunu” olmanın ötesinde yapısal bir uyumsuzluk yaratıyor.

Entegrasyon süreci, Türkiye’deki benzer tartışmaları hatırlatıyor. Taraflar aynı sürece farklı anlamlar yüklüyor. Şam için “entegrasyon”, merkezi otoritenin yeniden tesisi ve yerel yapıların eritilmesi anlamına gelirken; Kürt tarafı için bu kavram, özerklik statüsünün tanınması, kültürel hakların güvence altına alınması ve yerel yönetim deneyiminin korunması demek. İki taraf da kendi durduğu yerden bakınca “kazanıyor” gibi görünse de, gerçekte ortak bir zemin oluşmuyor. Anlaşmalar, sahada güç dengelerine ve uluslararası aktörlerin kısa vadeli çıkarlarına göre şekilleniyor; kalıcı bir mutabakata değil.

Tabelaların Dili Var

Haseke ve Kamışlı’daki tabela krizi, bu gerilimin sembolik yüzü. Kürtçe yazılar indirilirken, Arapça tabelalar öne çıkıyor. Yerel halk açısından bu, sadece dilsel bir düzenleme değil; kimlik tanınmama, kültürel hakların geri alınması olarak algılanıyor. Oysa çok dilli bir ülkede tabelalar, çeşitliliğin göstergesi olabilirken, tek tipleştirme politikası yeni rejimin merkeziyetçi refleksini ele veriyor. Benzer şekilde, okullarda müfredat tartışmaları, güvenlik güçlerinin bileşimi ve yerel meclislerin yetkileri gibi konular da sürekli gerilim kaynağı oluyor.

Anayasasız bir Suriye’de imzalanan mutabakatlar, kâğıt üzerinde kaldığı sürece “suya yazı” olmaktan kurtulamıyor. Çünkü anayasa, farklı etnik ve dini grupların haklarını, güç paylaşımını ve hukukun üstünlüğünü güvence altına alacak temel metindir. Böyle bir metin olmadan, her anlaşma tarafların güç dengesine göre yeniden yorumlanmaya açık hale geliyor. Bugün Şam ile Rojava yönetimi arasında varılan “anlayış”lar, yarın bir tarafın lehine değişirse, diğer tarafın elinde hiçbir hukuki dayanak kalmıyor. Bu da güven eksikliğini derinleştiriyor.

Suriye’nin mevcut hali, barut fıçısı üzerinde duran kırılgan bir zemini andırıyor. Ülke ekonomisi enkaz halinde, altyapı büyük ölçüde tahrip olmuş, milyonlarca mülteci hâlâ dönmeye çekiniyor. Yeni iktidar, uluslararası meşruiyet arayışında Batı’ya “ılımlı” mesajlar verirken, içerde radikal unsurları da memnun etmek zorunda. Bu ikilem, tutarlı bir politika izlemeyi zorlaştırıyor. Rojava tarafında ise YPG’nin varlığı, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını canlı tutuyor. Ankara’nın “güvenli bölge” ve terörle mücadele hassasiyeti, tüm denklemin en kritik değişkenlerinden biri olmaya devam ediyor.

ABD’nin bölgedeki varlığı, Rusya ve İran’ın nüfuz mücadelesi, Körfez ülkelerinin parasal desteği… Tüm bu dış aktörler, Suriye’nin geleceğini şekillendirmede belirleyici rol oynuyor. Ancak dış destekler genellikle kısa vadeli çıkarlara dayanıyor. Hiçbir aktör, Kürt-Arap- Türkmen-Sünni-Alevi-Ermeni mozaiğinin kalıcı bir arada yaşama formülünü önceliklendirmiş değil. Bu yüzden ilerleme yerine “yerinde sayma” hâkim.

Suriye’de değişen şey, rejimin ismi ve bazı aktörlerin pozisyonları olsa da, temel sorunlar büyük ölçüde aynı yerde duruyor. Merkeziyetçi bir iktidar ile özerklik talep eden yerel yapılar arasındaki gerilim, hukuki boşluk, kültürel haklar ve güvenlik kaygıları… Bunlar, masa başında “anlaşma” diye sunulan metinlerle çözülmeyecek kadar derin. Gerçek bir uzlaşı, ancak tüm tarafların kabul edeceği bir anayasa süreci, güç paylaşımı ve karşılıklı güvenlik güvenceleriyle mümkün olabilir.

Teknik Bir Operasyon mu,  Demokratikleşmek için  Bir Fırsat mı?

Suriye’de “entegrasyon” adı altında yürütülen süreç, maalesef iktidar tarafından büyük ölçüde teknik ve idari bir mesele olarak ele alınmaktadır. Kimin nereye bağlanacağı, hangi yetkilinin hangi göreve atanacağı, bürokratik yapıların nasıl yeniden dizileceği gibi detaylar ön planda tutulurken, meselenin asli unsuru olan demokratikleşme boyutu adeta yok sayılmaktadır. Bu yaklaşım, Suriye’nin geleceğini sadece güç ve pozisyon dağılımına indirgeyerek, ülkenin derin sosyolojik yaralarını görmezden gelmektedir.

Oysa Suriye, mezhepsel ve etnik çeşitliliğin yoğun olduğu bir ülkedir. Alevi, Dürzi, Ermeni, Ezidi ve diğer azınlık topluluklar, sanki yokmuş gibi davranılmakta; onların hakları, güvenlik kaygıları ve siyasal temsilleri sürecin dışında bırakılmaktadır. Bu topluluklar, yıllarca süren çatışmanın en büyük mağdurları arasında yer alırken, bugünkü “entegrasyon” tartışmalarında kendilerine yer bulamamaktadır. Çoğulcu bir Suriye’nin inşası, bu farklılıkların tanınması ve korunmasıyla mümkündür; aksi takdirde yeni çatışma tohumları ekilmiş olur.

Daha da vahimi, şeriata dayalı kanun hükmünde kararnamelerle yönetilen bir yapıda kadınların kazanımları yok sayılmaktadır. Yıllarca süren mücadeleyle elde edilen haklar, bir kalemde görmezden gelinmekte; toplumsal cinsiyet eşitliği, eğitim ve çalışma hayatındaki ilerlemeler hiçe sayılmaktadır. Demokratikleşme olmadan yapılacak her entegrasyon, sadece eski rejimin ya da yeni otoriter yapıların yeniden üretilmesine hizmet edecektir.

Bugün Suriye, kağıt üzerindeki zaferlerle ayakta durmaya çalışıyor. Ancak tabela indirmekle, kararname yayınlamakla, kısa vadeli  palyatif anlaşmalar imzalamakla kalıcı barış kurulmuyor. Ülke, hâlâ patlamaya hazır bir barut fıçısının üzerinde, ince bir buz tabakasında ilerliyor. Gerçek değişim, farklılıkları bastırmak yerine yönetebilen, kapsayıcı ve hukuka dayalı bir siyasi mimariyi gerektiriyor. Aksi takdirde, “değişim” sadece eski yaraların yeni kabuk bağlamasından ibaret kalacak.

Suriye’nin geleceği, bu kırılgan zeminin ne kadar dayanabileceğine bağlı. Ve zaman, taraflara çok fazla fırsat tanımıyor.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış