Bir Gün Tek Başına
Vedat Türkali, düşüncesini haykırmaktan asla vazgeçmeyen, komünist olmayı onur bilen, yüreğini dünya halklarının ortak mücadelesine adamış bir enternasyonalistti. Hapishanelerin karanlığında bile kalemini kırdırmadı; sözcüklerini zincirlerden daha sert, yumruklardan daha kararlı hale getirdi. “Düşündüğünü söylemekten korkmaya başladın mı, düşünmekten de korkarsın” diyerek korkunun karşısına dikildi. İstanbul’a seslenirken “Bekle zafer şarkılarıyla caddelerinden geçişimizi, bekle dinamiti tarihin, bekle yumruklarımız haramilerin saltanatını yıksın” diye haykırdı. O satırlar yalnızca bir çağrı değil, bir inançtı; ezilenlerin günün birinde o şehri hak ettiği gibi geri alacağına duyduğu sarsılmaz güvendi. Onun yaşamı, inancını bedeli ne olursa olsun savunmanın örneğidir. Öğretmenken tutuklandı, yıllarca cezaevinde yattı, sonra da sinema perdesinden romana, şiirden tiyatroya kadar her alanda aynı direnci sürdürdü. Komünist kimliğini saklamadı, gizlemedi, aksine bayrak gibi taşıdı. Çünkü biliyordu ki, hakikat susarsa karanlık büyür. Vedat Türkali, sadece yazan değil, yaşayan bir direnişti; sesi hâlâ kulaklarda, yumruğu hâlâ havada, “İstanbul bekle, sen bize layıksın” diyen o kararlı yüreğiyle aramızda.
1919 yılının 13 Mayıs’ında Samsun’da Abdülkadir adıyla dünyaya geldi. Gençliğinde askeri öğrenci olarak İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Maltepe ve Kuleli Askeri Liselerinde öğretmenlik yaptı. O yıllarda düşüncelerini açıkça savunan, sınıf mücadelesini merkeze alan bir anlayışla hareket ediyordu. 1951’de Türkiye Komünist Partisi üyeliği ve siyasal eylemler nedeniyle tutuklandı. Dokuz yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı; yedi yılını çeşitli cezaevlerinde geçirdi. Hapishanede bile yazmayı bırakmadı. O karanlık hücrelerde, zincirlerin gölgesinde bile kalemi kırılmadı. Serbest kaldığında soyadını mahkeme kararıyla Pirhasan olarak değiştirdi; sanat yaşamında ise Vedat Türkali adını benimsedi. Bu ad, onun mücadeleci kimliğinin simgesi haline geldi.
Türkali’nin en temel değeri, düşünce özgürlüğüne ve doğruyu söyleme cesaretine duyduğu sarsılmaz bağlılıktı. Korkunun insanı yalnızca susmaya değil, düşünmekten de uzaklaştırmaya ittiğini biliyordu. Bu nedenle hiçbir dönemde inancını gizlemedi. Komünist olmayı bir utanç değil, bir onur olarak taşıdı. Dünya halklarının ortak mücadelesine yüreğini adayan bir enternasyonalist olarak, yalnızca Türkiye’deki ezilenlerle değil, tüm coğrafyalardaki emekçilerle, sömürülenlerle dayanışma içinde olduğunu her fırsatta gösterdi. Kürt halkının özgürlük mücadelesine dair yazıları, azınlıkların yaşadığı adaletsizliklere dikkat çeken metinleri, onun bu tutumunun somut örnekleridir. Zulmün olduğu yerde direnişin de olacağını savundu; bu inanç, yaşamının her dönemine sinmişti.

Hapisten çıktıktan sonra sinema alanına yöneldi. Kırktan fazla senaryo yazdı, birkaç filmi de yönetti. “Karanlıkta Uyananlar” gibi yapıtlarla işçi sınıfının mücadelesini perdeye taşıdı. “Otobüs Yolcuları”, “Kara Çarşaflı Gelin”, “Bedrana” gibi senaryolarında toplumsal eşitsizlikleri, yoksulluğu, baskıyı ve direnişi işledi. Sinema, onun için yalnızca bir sanat alanı değil, halkın bilinçlenmesine katkı sunacak bir araçtı. Tiyatro oyunlarında da aynı çizgiyi sürdürdü. “Dallar Yeşil Olmalı”, “141. Basamak”, “Bu Ölü Kalkacak” gibi eserlerinde adalet arayışını, umudu ve mücadeleyi sahneye taşıdı.
Romanları ise onun düşünce dünyasının en geniş aynasıdır. “Bir Gün Tek Başına”da bireyin ideolojik çelişkilerini ve toplumsal dönüşüm arayışını anlattı. “Mavi Karanlık”ta darbe dönemlerinin yarattığı travmaları işledi. “Güven” adlı iki ciltlik yapıtında Türkiye Komünist Partisi’nin tarihini, savaş yıllarını, örgütlü mücadelenin zorluklarını ve umutlarını kapsamlı biçimde ele aldı. “Tek Kişilik Ölüm”, “Yeşilçam Dedikleri Türkiye”, “Kayıp Romanlar”, “Yalancı Tanıklar Kahvesi” ve son romanı “Bitti Bitti Bitmedi” gibi eserlerinde de hep aynı duyarlılık hâkimdi: ezilenin yanında durmak, gerçeği çarpıtmadan anlatmak, umudu diri tutmak. Şiirlerinde ise en yalın ve en güçlü sesini buldu. “İstanbul” şiiri, yalnızca bir şehre sesleniş değil, gelecek günlere duyulan inancın simgesi haline geldi. “Bekle bizi İstanbul” sözleri, nesiller boyu mücadele edenlerin dilinde yaşamaya devam etti.
Türkali’nin değerler dünyasında enternasyonalizm, sınıf bilinci ve korkusuzluk birbirinden ayrılamaz bir bütündü. Barış Derneği ve benzeri platformlardaki tutumu, Aydınlar Dilekçesi sürecindeki duruşu, hep aynı çizginin devamıydı. Yaşamının son yıllarına kadar kalemini ve sesini suskunlaştırmadı. 29 Ağustos 2016’da Yalova’da aramızdan ayrıldığında geride yalnızca kitaplar değil, bir duruş, bir inanç ve bir mücadele mirası bıraktı.
Onun yaşamı, inancını bedeli ne olursa olsun savunmanın somut örneğidir. Hapishanelerde geçen yıllar, sansürler, yasaklar, yargılamalar onu yıldırmadı. Aksine, her engel onun kararlılığını pekiştirdi. Düşüncenin özgürce dile getirilmesini, ezilenlerin sesinin yükseltilmesini, halkların kardeşliğini savundu. Komünist kimliğini bayrak gibi taşıdı çünkü biliyordu ki suskunluk karanlığı büyütür. Vedat Türkali, yaşayan bir direnişti. Sesi hâlâ kulaklarda, yumruğu hâlâ havada, “İstanbul bekle, sen bize layıksın” diyen o kararlı yüreğiyle aramızda duruyor. Onun mirası, korkuya yenik düşmeyenlerin, gerçeği haykırmaktan vazgeçmeyenlerin yolunu aydınlatmaya devam ediyor.
Yorumlar (0)