Tarihi Sırtlayan Koylar
Yarımadaların en güzeli, Anadolu anakarasının en güneyinde bir hançer gibi uzanıp iki denizi birbirinden ayıran benim. Milyonlarca yıl önce antik dönemde adıma Bibassos derlerdi, sonraları Sultan Reşat’a atfen Reşadiye Yarımadası adını koydular. Şimdilerde de böyle kaldı. Marmaris’ten sonra tabelalar 89 km gösterir, ancak bu mesafe sadece Datça içindir; Tekir Burnu’na ulaşmak için bir 30 km daha eklemeniz gerekir. Böyle bir yarımadanın dağlık yapısı üzerinde dantel gibi örülmüş yollardan geçip, biraz zahmetle güneşin battığı o muhteşem noktaya ulaşırsınız.
Beni tarif eden antik bir şairin sözünü bilir misiniz? Akdeniz ile Ege arasına bırakılmış bir sopaya benzetir beni. Gerçekten de öyledir. Yıllar önce buraya gelen bilim insanı George Bean, bir eşeğin sırtında tüm koylarımı gezmiş, antik yerleşim yerlerimi belirlemiş ve antik metinleri incelemiş. Ona göre ben, anakaraya Bencik kıstağı ile bağlanmışım. Halkın Balık Aşıran olarak bildiği bu noktadan itibaren tam 70 km uzunluğundayım.
Avukat Ziya Özalp de beni anlatmaya devam ediyor. Sağımda denizlerin en güzeli Arşipel (Ege), solumda ise ana tanrıça Afrodit’i doğuran mavilerin en güzeli Akdeniz. Bu güzelliklerin arasında bir gelin gibi süzülüp uzanmışım. Bir sevgilinin beli gibi kıvrımlı bükler, burunlar ve yalılarla doluyum. En ucumda, ana tanrıça Afrodit ile özdeşleşen antik yerleşimimle sizlere selam duruyorum.
Palamutbükü'nden Tekir'e: Akdeniz'den Ege'ye Yolculuk
Haydi, hep beraber Palamutbükü denizinden Tekir Burnu istikametine doğru bir yolculuk yapalım. Palamutbükü, yarımadanın Akdeniz’e bakan yüzünde en uzun sahile sahip koy. Datça’dan yaklaşık 20 km uzaklıkta. Adını bir zamanlar ticari değeri yüksek bir ihraç ürünü olan palamut ağaçlarından alan koy, zamanla çıplaklaşmış. Teknoloji zırnık madenini keşfedince, dericilikte kullanılan palamut meşesinin kabuğu pabucunu dama atmış. Palamut para etmeyince de insanlar baltayla kesip ocaklarda yakmış.
Palamutbükü Koyu, antik dönem yazarlarının kaleme aldığı bir savaşa da tanıklık etmiş. Antik kayıtlara göre, adanın batısında, anakaraya doğru uzanan bir setten bahsedilir. O dönemde "açık liman" olarak adlandırılan bu limanda, 300 savaş gemisi hazır bekletilmiş. Trireme denilen bu gemiler, yüzlerce kürekçiyle çekilirmiş. Hâlâ balıkçılar böyle bir setin varlığından söz ediyor. Bu gemiler açık limandan kalkıp Knidos'taki büyük savaşa katılır ve komutanları Conon'un önderliğinde zafer kazanırlar. Knidoslular bu zaferi kutlamak için komutanlarına bir anıt mezar yapar ve üzerine 11 tonluk Aslan heykeli yerleştirirler. Bugün hâlâ Aslan Burnu olarak bilinen burunda kaide yerinde durmaktadır. Ancak heykel, 1858 yılında İngiltere Kraliyet ailesine ait bir gemiyle İngiltere’ye götürülmüştür.

Palamutbükü'nden Ayrılırken
Palamutbükü’nü terk edince karşımızda duruşuyla etkileyici Divan Burnu'nu görürüz. Limanın arkasında, sağda Küçük Çaylaman ve Çatalca Burnu, sonra Yılancı koyu'nu geçince Goca Çaylaman ve Kızılca Su sahili gelir. Ardından Goca Hüseyin Taşı derken Divan Burnu’nun dibindesiniz. Goca Hüseyin Taşı’nın dramatik bir hikâyesi var: Eskiden köylüler karadan da balık avlarlarmış. Çeşme Köy'den Goca Hüseyin, Divan Burnu’na varmadan olta atarken ayağı kayar ve denize düşerek bir kayaya çarpıp hayatını kaybeder. Bu nedenle bu bölge Goca Hüseyin Taşı olarak bilinir. Piri Reis'in Kitab-ı Bahriye'sinde ise Divan Burnu Kavi Skandiva Burnu olarak geçer.
Divan Burnu'nu geçince, küçücük sahiliyle insanı dinlendiren Bükceğiz'e varırız. Karadan ulaşımı vardır. Marin'deki çeşmenin önünden yürüyerek kolayca ulaşabilirsiniz, sadece dönüşü biraz yokuştur. Bükceğiz’i geçerken, iki burundan ilki Delikli Taş Burnu, diğeri ise Kel Burun’dur. Ardından sizi Gargıcak Sahili karşılar. Gargıcak’ın üst kısımları, İncir Marin bölgesi olup karadan da seyri çok güzeldir. Özellikle Hıdırellez günü insanlar buraya akın ederler. Gargıcak, bu yörede tatlı suyun çıktığı noktalar için kullanılır. Yerden kaynayan suyuyla bu bölge yaşanılır hâle geldiği için insanlar buraya bu ismi vermiş.
Kıvrım kıvrım koylar boyunca ilerlerken, karşımızda küçük bir kayalık olan Madan Adası belirir. Hemen devamında Yaşar’ın Suyu yer alır. Bu nokta, Belen Köyü’nden Yaşar Sönmez'in denize uzanan arazisindeki su kaynağıdır. Yanı başında ise Manış Limanı bulunur.
Şimdi karşımızda tüm azametiyle Galamış Su Değirmeni var. Denize oldukça dik inen arazide, çok eski zamanlardan kalma bir su değirmeni bu. "Galamış", suyun kaynağı ve konfor alanları için söylenir. Rumca kökenli bir sözcük olan Kalamnos'tan türetilmiş ve dilimize yerleşmiştir. Bu değirmen zaman zaman el değiştirmiş. Ben Yazı Köy'den Ali Fuat İzci’ye ait olduğu yılları biliyorum. Sonra Yaka Köy'den Demir Tosun'a geçmiş, en son da yine Yaka Köy'den Ören Turizm ve İnşaat firması almış. Değirmenin sahipleri değişse de, işletenler hep farklı olmuştur. Değirmen çalıştırmak oldukça zor bir iştir. Örneğin, bu değirmeni yıllarca Şarap Nine ve oğlu Mehmet Ali çalıştırmış. Yaşlılar, Şarap Nine'nin soğuk bir kış gecesi ocağı yakarken çıkan yangında hayatını kaybettiğini anlatırdı. Battaniyeye sarılıp merdivene sabitlenerek o uçurumdan yukarıya taşınmış. 1950’den sonra motorlar gelince değirmenler sustu. Şimdi hâlâ suyun düştüğü oluk ile evin kalıntıları orada duruyor.
Galamış Değirmeni'ni geçince, sizi mükemmel bir köy bekler: Galamış Sahil. Yaka Köy'den Demir Tosun buraya iki katlı bir ev yapmış, incir ve üzüm dikmiş, suyu da Galamış’tan getirmişti. Bu yarımada çok kurak yıllar geçirdi, pek çok su kaynağı kurudu ama Galamış’ın suyu asla kesilmedi. Demir Tosun yıllarca burada inzivaya çekildi; bir eşeğiyle gelip gitti, incirlerini ve salatalıklarını pazarladı. Bir zamanlar Milas'ta iş adamı olan Demir Tosun, işlerini sonlandırıp önce Palamutbükü'nde bir işyeri açmış, sonra da buraya yerleşmişti. Yaşlanınca burayı aynı köyden Ören firmasına devretti. Araba yolunun olmadığı yıllarda Demir Tosun'un bu malzemeleri buraya nasıl taşıdığını sorduğumda, "Deniz yoluyla" dediğini hatırlıyorum. Bir tekneyle Palamutbükü'nden taşımış, karada da eşeğini kullanmış. Demir Tosun’un Galamış sahilini geçince sizi Yeni Su sahili bekler.
Ara Durağımız: Bağlarözü
Bağlarözü, Yazı Köy sınırları içinde kalır. Oldukça geniş bir sahili olmasına rağmen pek yerleşim yoktur. Yıllarca Cengiz Bozalan ile anıldı. Cengiz Ağa, bu sahildeki baraka bir yapıda yaşadı, balık tuttu ve gelen misafirlerini ağırladı.
Antik dönemlerde Knidos şarapları için gerekli üzümlerin yetiştiği yer olarak bilinen Bağlarözü, bir zamanlar dünyaca ünlü Knidos şarabının en önemli ihraç ürünlerindenmiş. Ne yazık ki bu üzümlerden şimdi hiçbir yerde yok. Amforalar artık açık hava müzelerinin bahçelerini süslüyor. Kıç tarafları sivri olan bu amforalar, gemilerde özel açılmış deliklere yerleştirilirmiş. Böylece gemi ne kadar sallanırsa sallansın, amforalara bir şey olmazmış. Uzak Çin denizinde bir batıkta, geminin tamamen Knidos şarapları ile dolu olduğu görülmüş. Demek ki bu şaraplar dünyanın her yerine ihraç ediliyormuş.
Bağlarözü söz konusu olunca, Bağlı Belen’den bahsetmemek olmaz. Antik Knidos kenti yolu üzerindeki küçük bir seyir yeridir burası. Buradan Bağlarözü ve karşıdaki adalar net olarak görünür. Biz onlara İlleki ve İncirli deriz, bize çok yakındırlar.
Aslan Burnu'na Doğru Yolculuk
Bağlarözü’nü terk ediyoruz ve Ortaca semtine el sallıyoruz. Ortaca’nın küçük bir sahili var. Bir Yazı Köylü kardeşimin buraya yaptığı otel denizden rahatlıkla görünüyor. Şimdi rotamız Aslan Burnu. Burundaki kaide denizden kolayca fark ediliyor.
Ben kaideye karadan ulaşmıştım, ancak karadan yol yok. Yıllar önce, 1858’de, Sir Thomas Charles Newton Knidos antik kentini bir yıl boyunca İngiliz Kraliyet ailesi adına kazmış ve ne varsa Kraliyet gemisine yüklemişti. Gemi, 300 askeriyle birlikte tedarik için kullanılıyordu. Newton, topladığı eşyalarla yola çıkacakken, bir Rum simsar gelip antik kentin güneydoğusunda, yaklaşık 3 km mesafede bir mezardan bahseder. İlginçtir, kimsenin bu anıt mezardan haberi yoktur. Yüzyıllarca o burunda geçen gemilere selam duran, vakur duruşlu muhteşem aslan heykeli, anıt mezar kaidesinin üzerindeyken depremlerle düşmüş ve kaidenin dibinde mahzun bir şekilde yatıyordu.
Newton, dönüşü erteleyerek önce Datça ağası Mehmet Ali Ağa’ya bu anıt mezardan haberi olup olmadığını sorar. Ağanın da halkın da haberi yoktur. Rum simsarın gözetiminde anıt mezarı bulurlar. Newton, Ağadan 100 güçlü adam vermesini rica eder. Bir ay süren büyük mücadeleler sonucu 11 tonluk bu heykel gemiye yüklenir. Geminin harcırahı kalmadığından Newton, mutfakta ne varsa çalışanlara para karşılığı dağıtır. Koca bir imparatorluk tabii ki borç takarak gitmez. Sonraki yıllarda, ellerindeki bu mücevher sandığından haberdar olmayan halkın elinden bu paha biçilmez antikalar yok pahasına alınacaktır.
Hikâye çok uzun, biz yolumuza devam edelim. Aslan Burnu'nu terk edip doğrudan Domuz İni’ne geldiğimizde, sahili tamamen kum olduğu için şöyle bir kuma uzanalım. Yarımada'nın Akdeniz tarafında Domuz ile başlayan iki bölge var. Biri Datça İnce Burun'dan sonra gelen Domuz Çukuru, diğeri ise Domuz İni… Burası, dinlenmek için çok güzel, küçük bir kumsal sahildir. Artık Knidos antik kentine iyice yaklaştık. Giyrap da dibimizde, orası da küçük bir sahil.
Kentlerin En Güzeli: Knidos Antik Kenti
Şimdi de dünyanın en büyük mezarlığına, Nekropol'e selam vererek geçiyoruz. "Nekropol" nedir bilmem ama antik kentlerde mezarlıkların adıdır. Kentin çok uzağında olmaz, hemen dibinde bulunur. Dünyadaki antik kentler içinde en büyük mezarlık buradaymış ve halk arasında Aslanlı Mezarlık olarak bilinir. Tüm ihtişamıyla yerli yerinde duruyor. Mezarlığı geçince, Ticari Liman olarak bilinen büyük liman bizi karşılar. Hâlâ pek çok tekneye hizmet veriyor. Yarımadanın en uç noktasına halk Tekir diyor.
Neden bu isim verilmiş? Yörede tanınmış yazar Yusuf Ziya'ya göre, bu bölge Bizans döneminde bir "Tekfurluk" imiş. Tekfurluk, Bizans İmparatorluğu'nda yönetim şekliydi, bizdeki valilik gibi. Burası, dünyada çift tiyatrosu ve ana tanrıçasıyla anılan, aynı zamanda Anadolu'da sadece Dorlar'ın kurduğu bir kenttir. İlk olimpiyat oyunlarının burada yapıldığına dair antik çağ yazılarında bir söylenti vardır. Bu kent, beş ayrı kentin de başkentliğini üstlenmiştir. Hazine daireleri bu kentte bulunmuş.
Knidos Antik Kenti, MÖ 360’larda Datça ilçesinin doğusundan buraya taşınmıştır. Doğu-Batı ve Kuzey-Güney caddelerinin düzgün sıralanışı ve bu caddeleri süsleyen bitki örtüsüyle de ünlenmiştir. Özellikle deniz taşımacılığı ve ticaret kenti çok zenginleştirmiştir. Ticari liman gemilere ev sahipliği yapar, Agora'sı dolup taşardı. Buna bağlı olarak tıp, gök bilimi, mühendislik, matematik ve astronomi alanlarında pek çok bilim insanı yetiştirmiştir. Ancak kent, MS 8. yüzyıllarda önemini kaybederek sessizliğe bürünmüştür.
Biz de artık bu muhteşem kenti terk edelim. Elveda Knidos, elveda fener, elveda Kap Krio...
Palamutbükü’nden çıktığımız yolda salına salına geldik ve antik kentlerin en güzeli Knidos’a ulaştık.
Bu eşsiz yarımadanın her köşesi ayrı bir hikâye barındırıyor, değil mi? Datça'nın bu tarihi ve doğal güzelliklerine dair başka neler merak edersiniz?
Yorumlar (1)
Aliş
3 gün önce / 04.06.2026Harikasın Hasan hoca çabalarına emeğine kalemine sağlık.
Beğendim 0 | Beğenmedim 0 | Cevapla