Bıçak Kemikte

Bugün o karanlık koridorlardan yukarıya, gün ışığına taşan öfke, yalnızca bir lokma azığın kavgası değildir. Bu, varlığını hiçe sayanlara karşı bir haysiyet nöbetidir. Kazdıkları her santimle ölümü göze alanların, yaşamak ve yaşatmak adına başlattığı bu yürüyüş, insan olmanın en yalın, en çıplak halidir. Onlar, ciğerlerine dolan toza rağmen nefeslerini bir hürriyet çığlığına dönüştürmeyi bilirler.

  Bıçak Kemikte

Bu Direniş Ekmek ve Hürriyet İçindir.

Yerin yüzlerce metre altında, güneşin unuttuğu dehlizlerde yankılanan o tok ses, sadece kazma darbelerinin gürültüsü değildir. O ses, nasırlı ellerin, kömür karasına bulanmış alın terinin ve eğilmeyen bir omurganın haykırışıdır.

Bugün o karanlık koridorlardan yukarıya, gün ışığına taşan öfke, yalnızca bir lokma azığın kavgası değildir. Bu, varlığını hiçe sayanlara karşı bir haysiyet nöbetidir. Kazdıkları her santimle ölümü göze alanların, yaşamak ve yaşatmak adına başlattığı bu yürüyüş, insan olmanın en yalın, en çıplak halidir. Onlar, ciğerlerine dolan toza rağmen nefeslerini bir hürriyet çığlığına dönüştürmeyi bilirler.

Zifiri karanlıkta birbirinin gözbebeğine bakarak kenetlenen bu insanlar, dayanışmanın en saf halini temsil eder. Yukarıdakiler rakamlarla, kâr marjlarıyla ve soğuk tablolarla konuşurken; aşağıdakiler canla, kanla ve birbirine emanet edilen hayatlarla gerçeği yazar. Terin soğuduğu yerde vicdanın ısınması için verilen bu mücadele, tarihin en eski ve en haklı saflaşmasıdır.  Bıçak Kemikte

Bu direniş, sofradaki ekmeğin tuzu, evladın rızkı ve bir insanın kendi gölgesinden korkmadan yürüme iradesidir. Maden ocağının soğuk sessizliğini bozan bu kararlılık, sömürünün karşısına dikilen bir onur kalesidir. Çünkü biliyoruz ki, o ellerin karası geçer ama haysiyetin parıltısı bir ömür baki kalır. Direnenlerin her adımı, geleceğin aydınlık sabahlarına vurulan bir mühürdür.

Gecelerinde Aç Uyunmayan Günler İçin, Açlık Grevi

 Açlık grevinde beşinci gün. Açlık, mideyi değil, zamanı kemiriyor artık. İnsan sustukça, parktaki ağaçların hışırtısı daha çok şeye benzemeye başlıyor; yerin yüzlerce metre altındaki o bildik uğultuya, kazma sesine, yanındaki arkadaşının kalp atışına. Konuşmamak, söyleyecek sözü olmamak değil, sözün bittiği yerin resmini çizmektir. Binlerce üniformanın ortasında, sadece durarak kurulan bu barikat, tarihin gördüğü en ağır yükü taşıyor: Hakkı olanı istemenin ağırlığı.

Bu bekleyişte süslü cümlelere yer yok. Terin tuzunda, avuç içlerindeki kömür karasında ve beş gündür kursaktan geçmeyen lokmanın onurunda her şey ayan beyan ortada. Bir işçinin sırtını bir ağaca yaslayıp öylece uzağa bakması, ciltler dolusu kitaptan daha fazlasını anlatıyor. O bakışta sadece yorgunluk yok; o bakışta evdeki çocuğun rızkı, ödenmemiş faturaların gölgesi ve "artık yeter" demenin sessiz çığlığı var.

Etrafı saran o kalabalık abluka, aslında bir korkunun tezahürüdür. Ses çıkarmayan, yemeyen, içmeyen bir avuç insanın yarattığı o muazzam boşluktan korkuyorlar. Çünkü o boşluğu hiçbir emir, hiçbir kalkan dolduramıyor. Madenciler orada sadece kendileri için değil, toprağın altında bırakılan her damla ter için nöbet tutuyorlar.

Dayanışma, bazen sadece yan yana durmaktır. Onların suskunluğuna ses, açlığına siper olmaktır. Parkın ortasındaki o sessiz halka, vicdanın son kalesidir. Orada yükselen tek şey, dumanı tütmeyen bir fabrikanın, kazılmayan bir damarın ve teslim olmayan bir iradenin sessiz ama sarsılmaz gücüdür.

Madenin karası yüzlerinden silinse de, ruhlarına işleyen o dik duruş silinmeyecek. Kurtuluş Parkı, beş gündür bir park değil; onurun, sabrın ve insan kalabilme inadının meydanıdır. Ve bilinmelidir ki; en sağır edici ses, haksızlığa karşı dimdik duranların o büyük sessizliğidir.

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış