Kolombiya’dan Peru’ya: Güvenlikçi siyasetin gölgesinde seçimler

Bugün Kolombiya’dan gelecek sonuç ya Peru’daki otoriter-güvenlikçi dalgayı dengeleyerek demokratikleşme yönünde güçlü bir baskı oluşturacak ya da o dalgaya eklenerek bölgedeki ABD hegemonyasının iyice konsolide olacağı ve insan hakları ihlallerinin normalleşeceği bir geleceğin kapılarını açacak.

Kolombiya’dan Peru’ya: Güvenlikçi siyasetin gölgesinde seçimler

Toplumsal sorunların çözümünü daha fazla güvenlik, daha fazla ceza ve daha güçlü liderlikte aramak, küresel siyasette giderek yaygınlaşan bir eğilim haline geldi.

ABD Başkanı Donald Trump başta olmak üzere aşırı sağcı ve otoriter liderlerin kutuplaştırmaya, rakipleri düşmanlaştırmaya, kurumlara saldırmaya ve yargıyı siyasallaştırmaya dayalı siyaset yapma biçimleri, günümüzde giderek daha çok karşılık buluyor.

“Güvenlikleştirme” olarak tanımlanan bu strateji, güvenlik meselesini siyasetin merkezine yerleştirerek her şeyi ölüm kalım savaşı haline getiriyor ve “düşmanla” mücadelede her yolun mübah olduğunu vurguluyor.

Latin Amerika’da bu tarz güvenlikçi politikaların en ünlü uygulayıcısı El Salvador Devlet Başkanı Nayib Bukele. Bukele’nin “demir yumruğunun” (mano duro) etkisini tüm bölgede hissetmek mümkün. Daha önce Brezilya, Şili ve Arjantin seçimlerinde belirleyici olan otoriter-güvenlikçi dalga, şimdi de And Bölgesi’ndeki iki önemli seçim sürecinde kendini gösterdi.

Peru ve Kolombiya’da son seçimlerin ortaya çıkardığı sert toplumsal ve coğrafi bölünmeler, bu eğilimin bir yansıması olarak okunabilir. Zira güvenlikçi siyasetin yükselişi, seçim kampanyalarının tonunu değiştirdiği gibi toplumsal kutuplaşmayı da derinleştiriyor.

Kolombiya’da seçim günü

Bugün (21 Haziran 2026) Kolombiya’da gerçekleşecek olan başkanlık seçimlerinin ikinci turunda aşırı sağcı aday Abelardo de la Espriella ile sol ittifak adayı Iván Cepeda karşı karşıya gelecek.

İlk turda oyların yüzde 43,7’sini alarak ilk sıraya yerleşen De la Espriella, ikinci tur öncesinde anketlerde de önde görünüyor. “Solun bağırsaklarını sökeceğine” ve rakiplerini hapse atacağına söz veren De la Espriella, son birkaç ay içinde medyada provokatif çıkışlar yaparak hızla yükseldi ve Kolombiya tarihinin en pahalı seçim kampanyasını yürüterek seçimlerin favorisi haline geldi.

Donald Trump, Nayib Bukele ve Javier Milei hayranı olan De la Espriella, bu üç otoriter liderin imajını kopyalayarak kendine bir persona oluşturdu. Trump’ın siyasal normları ihlal etmeyi marifet sayan ve kadın düşmanlığını normalleştiren kaba üslubunu, Milei’de olduğu kadar De la Espriella’da da görmek mümkün.

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, kendisi için nasıl el león (aslan) lakabını kullanıyorsa, De la Espriella da kendisini “el tigre” (kaplan) olarak tanımlıyor. Üstelik kaplan görselini, Bukele’nin beyzbol şapkasını anımsatan bir şapka üzerinde taşıyor. Milei’nin neoliberal “testere” politikasını ve Bukele’nin mega hapishanelerini Kolombiya’ya taşımak, De la Espriella’nın temel vaatleri arasında.

Görsel kodlardan sosyal medya diline, güvenlikçi söylemlerden otoriterliği meşrulaştıran sembollere kadar uzanan bu repertuar, günümüz aşırı sağının giderek daha fazla ulusötesi bir siyasi anlayış etrafında şekillendiğini gösteriyor. Kolombiya’daki siyasal mücadele, bu yönüyle, Brezilya, Arjantin ve Şili’deki seçim süreçlerinde gördüğümüz hesaplaşmadan çok da farklı değil. Ancak Kolombiya’nın kendine özgü tarihsel ve toplumsal dinamikleri de bu seçimlerde öne çıkıyor.

Kendisini Bukele ve Milei tarzı “sistem karşıtı” bir figür olarak sunan De la Espriella, aslında Kolombiya’da paramiliter yapılarla ilişkilendirilen isimlerin avukatlığını yapmış ve ülkenin geleneksel güç ağlarıyla iç içe geçmiş bir siyasetçi olarak öne çıkıyor.

Dahası, De la Espriella, eski Devlet Başkanı Álvaro Uribe etrafında şekillenen ve 2000’li yıllardan bu yana Kolombiya sağına yön veren güvenlikçi siyasi akımın (Uribismo) bir temsilcisi olarak görülmesi nedeniyle de destekleniyor. Uribe’nin desteklediği aday Paloma Valencia’nın ilk turda çok zayıf bir sonuç alması, Uribismo’nun geleneksel seçmen tabanının önemli bir bölümünün De la Espriella’ya geçtiğinin en açık göstergesi. Özetle, “normları yıkan”, “Kaplan” De la Espriella, aslında sistemin ta kendisini temsil ediyor

Kolombiya’dan Peru’ya: Güvenlikçi siyasetin gölgesinde seçimler

Iván Cepeda (solda) ve Abelardo de la Espriella

İlk turda yüzde 40,9 oy alarak ikinci tura kalan diğer aday ise Kolombiya’nın mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro liderliğindeki sol ittifak Pacto Histórico’nun senatörü Iván Cepeda. Anayasa gereği, Petro ikinci kez aday olamayacağı için başkanlık yarışını, insan hakları savunuculuğu kimliğiyle öne çıkan ve barış süreciyle özdeşleşmiş bir figür olan Cepeda üstleniyor.

Iván Cepeda, 1994’te öldürülen solcu senatör Manuel Cepeda Vargas’ın oğlu. Cepeda Vargas, barış sürecinin ürünü olan ve daha sonra sistematik biçimde devlet tarafından yok edilen sol parti Unión Patriótica’nın hayatta kalan son liderlerinden biriydi.  

Cepeda Vargas’ın öldürülmesinden 32 yıl sonra, oğlu Iván Cepeda’nın başkanlık seçimlerinde paramiliter yapılarla karanlık ilişkileri bulunan De la Espriella’nın karşısında yer alması, elbette manidar.

Kolombiya seçmeni bugün sandıkta, bir zamanlar devlet ve paramiliter şiddetin hedefi olmuş bir siyasi geleneğin temsilcisi ile o dönemin güç yapılarına yakın bir figür arasında tercih yapmaya hazırlanıyor.

Cepeda, her ne kadar yüzde 50’yi aşarak ilk turda doğrudan devlet başkanı seçilemediği için sol çevrelerde hayal kırıklığı yaratmış olsa da, mevcut iktidarın temsilcisi olarak belirli bir avantajı olduğu söylenebilir. Zira Kolombiya tarihindeki ilk sol hükümet olan Gustavo Petro hükümeti, vergi reformu ve emeklilik sistemi gibi alanlarda önemli düzenlemeler yaparak popülaritesini artırdı. Bununla birlikte, topraksız köylülere bugüne kadarki en geniş toprak dağıtımı yapıldı, asgari ücret arttı, yoksulluk ve işsizlik oranları düştü.

Bütün bunlar solcu aday Cepeda’nın lehine işliyor. Ancak gerilla grupları ve suç çeteleriyle “tam barış” sağlama politikasının başarısız olması, De la Espriella’nın güvenlikçi söylemlerini çoğu seçmenin gözünde daha cazip hale getiriyor. Tahminler yeni başkanın çok küçük bir oy farkıyla belirleneceği yönünde.

Kolombiya seçimleri, And Bölgesi’ndeki ekolojik mücadele açısından da önemli. Solcu Petro hükümetinin çevreci politikaları sayesinde Kolombiya, petrol endüstrisinin genişlemesini durduran ilk ülke oldu. Üstelik bunu, petrol sektörünün ihracattaki önemine rağmen yapabildi.

Ayrıca Petro hükümeti 2025’te İsrail’e kömür sevkiyatını durdurarak dünyada nadir görülen bir enerji ambargosu uyguladı. Sadece bu bile Trump’ın Kolombiya siyaseti üzerindeki gölgesini anlamak için yeterli bir neden. Trump’ın yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni açıklamasının ardından iyice belirginleşen Latin Amerika’ya yönelik müdahaleci tavrı, Kolombiya’da da hissediliyor. 

Trump, İsrail’i en sert eleştiren liderlerden biri olan Petro’yu, uyuşturucu kaçakçılığına yardım eden kişilerin yer aldığı “Clinton Listesi”ne dahil etmiş ve Kolombiya’ya yönelik askerî müdahale tehdidinde bulunmuştu.

Buna karşın, aşırı sağcı aday De la Espriella, devlet başkanı seçilirse ABD ile ilişkileri “yeniden tesis edeceğini” söylüyor ve Washington’ın seçimlerin ikinci turunu “dikkatle izlemesini” bekliyor. Dikkatini şu aralar belli ki daha çok İran üzerinde toplayan Trump ise şimdiye kadar Kolombiya seçimlerine (Arjantin’e yaptığı gibi) açık bir müdahalede bulunmadı. Ancak böyle bir ihtimal her zaman kapıda.

Sonuç olarak, Kolombiyalılar bugün ya çevreci-barışçıl ya da militarist-otoriter bir gelecek seçecekler. Böylesine kritik bir seçimin etkileri elbette tüm bölgede hissedilecektir.

Peru’nun seçimi: Diktatörlüğe dönüş mü?

Tüm bölgeyi ilgilendiren bir diğer seçim de iki hafta önce Peru’da yapıldı. 7 Haziran’da gerçekleşen başkanlık seçimlerinin ikinci turunda, Kolombiya’dakine benzer şekilde, aşırı sağcı aday Keiko Fujimori ile sol ittifak adayı Roberto Sánchez karşı karşıya geldi.

Kolombiya’dan Peru’ya: Güvenlikçi siyasetin gölgesinde seçimler

Roberto Sánchez (solda) ve Keiko Fujimori

Yine Kolombiya’daki gibi, Peru’da da otoriter rejimlerin mirası, güncel siyaseti belirlemeye devam ediyor. Kolombiyalılar için Uribismo neyse, Perulular için de Fujimorismo o. Hatta daha da fazlası. Zira Fujimorismo açık bir diktatörlük savunusuna işaret ediyor.

Farklı ulusal bağlamlarda ortaya çıkmış olsalar da, güvenliği özgürlüklerin önüne koyan, güçlü lider kültüne dayanan ve solu bir güvenlik tehdidi olarak çerçeveleyen bu iki sağ geleneğin, iki ülkede de kurumlar, siyasi partiler, medya ve seçmen davranışları üzerinde kalıcı etkilerini sürdürdüklerini söyleyebiliriz.

1990 seçimlerinde Peru ağır bir ekonomik ve siyasi kriz içindeyken bir “outsider” olarak seçilen Alberto Fujimori, 1992’de kongreyi feshedip anayasayı askıya alarak literatüre yeni bir kavram kazandırmıştı: “kendi kendine darbe”(autogolpe).

Fujimori hükümeti, devlet destekli terör politikaları kapsamında binlerce Perulunun öldürülmesinden sorumlu tutuluyor. Ülkenin çeşitli bölgelerinde hâlâ ortaya çıkarılmayı bekleyen toplu mezarlar var. Çoğunluğu kırsal bölgelerde yaşayan 272 binden fazla yerli kadının zorla kısırlaştırılması, Fujimori’nin 2000 yılına kadar süren diktatörlüğü sırasında tırmanan devlet şiddetinin boyutlarını ortaya koyuyor.

Alberto Fujimori 2009’da hapse mahkûm edildi ve 2024’te cezaevinde öldü. Onun diktatörlüğünde ortaya çıkan ve “Fujimorismo” olarak anılan otoriterlik anlayışı ise hâlâ hayatta. Alberto Fujimori’nin kızı Keiko Fujimori, bugüne kadar kongrede, iş dünyasında ve bazı medya çevrelerinde etkisini koruyan Fujimorismo’yu yeniden iktidara taşımaya hazırlanıyor.

Bundan önceki üç seçimde de (2011, 2016, 2022 seçimlerinde) ikinci tura kalan ve her defasında kıl payı kaybeden Keiko Fujimori’nin bir türlü seçilememesi, aslında ikiye bölünmüş bir topluma işaret ettiği kadar onu iktidardan uzak tutan belirli bir dinamiğin de söz konusu olduğunu düşündürüyordu.

Son on yılda sekiz devlet başkanı gören Peru, darbeler, başarısız reformlar ve bitmek bilmeyen siyasi krizlerle bölgenin en sancılı siyasal süreçlerinden birini yaşadı. Bütün bu sancılı süreçlere rağmen Perulular, bugüne kadar Fujimorismo’yu bir çıkış yolu olarak görmediler ve diktatörün kızını iktidara taşımadılar.  

2026 seçimlerinde, Keiko Fujimori kampanyasını her zamanki gibi Fujimorismo’nun iki temel sütunu üzerine kurdu: Babasının 1990’lardaki “terörizmle mücadelesinden” ilham alan sert güvenlik politikaları ve piyasa odaklı ekonomik modelin savunusu.

7 Haziran’daki ikinci turda Sánchez, daha yoksul ve kırsal bölgelerden destek alırken, Fujimori, daha varlıklı kentli seçmenlerin ve yurt dışında yaşayan Peruluların desteğini kazandı. Özellikle yurt dışındaki en büyük Peru topluluğunun yaşadığı ABD’de Fujimori oyların yüzde 76,4’ünü aldı.

Oy sayımı sırasında Sánchez önde giderken yurt dışından oyların gelmesiyle birlikte Fujimori öne geçti. Peru sınırları içinde Sánchez yüzde 50,1 oy alırken, Fujimori yüzde 49,8’de kalmıştı.

18 Haziran itibarıyla oyların 99,2’si sayılmış durumda ve Fujimori 36 bin oyla önde görünüyor. Oyların yüzde 0,84’lük kısmı hâlâ incelendiği için kesin sonuçlar henüz açıklanmış değil. Nihai karar için temmuzun ortasını beklemek gerekecek. Ancak uzmanlara göre, itiraz edilen yaklaşık 200 bin oyun büyük kısmı, Fujimori’nin güçlü olduğu Lima ve Callao bölgelerinden geldiği için Sánchez’in kazanması mümkün değil.

Fujimori şu anda fiilen galip olarak görülüyor, ancak oy farkının bu kadar dar olmasından dolayı, geniş bir siyasi meşruiyet kazandığı söylenemez. Üstelik süreç devam ederken, son yıllardaki siyasi istikrarsızlıktan yorulan seçmenlerin öncülük ettiği protestolar da giderek artıyor.

Fujimori kazanırsa, kongre ve senatoda halihazırda çoğunluğa sahip olan partisiyle birlikte yürütme gücünü de kontrol edecek. Bu da sadece Peru’da değil, tüm bölgede militarizmin tırmanacağı, demokrasinin aşınacağı ve solun iyice savunma pozisyonuna itileceği yeni bir süreci tetikleyecektir.

Bugün Kolombiya’dan gelecek sonuç ya Peru’daki otoriter-güvenlikçi dalgayı dengeleyerek demokratikleşme yönünde güçlü bir baskı oluşturacak ya da o dalgaya eklenerek bölgedeki ABD hegemonyasının iyice konsolide olacağı ve insan hakları ihlallerinin normalleşeceği bir geleceğin kapılarını açacak. Her iki durumda da And Bölgesi’ni zor ve sancılı bir süreç bekliyor.

T24'e teşekkürler.

Kaynak: Kolombiya’dan Peru’ya: Güvenlikçi siyasetin gölgesinde seçimler 

Yayına hazırlayan: cengizhan güngör

 

Yazar esra akgemci

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış