Savaş Makyaj Tutmaz
7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi, başkentte devasa bir hazırlık furyasını tetikledi. Ancak bu hazırlık, yalnızca bir zirve organizasyonu olmanın ötesinde, iktidarın önceliklerini ve çelişkilerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Bir yandan emekçilerin en temel hak arama çabalarına sert müdahalelerle yanıt verilirken, diğer yandan “savaş örgütü” olarak nitelendirilen NATO için kent adeta makyajlanıyor. Fiili bir olağanüstü hal havasının estiği Ankara’da, kaynaklar emekçiler için değil, protokol güzergahındaki binaların dış cephelerini yenilemek ve limuzin TOGG’ları sokaklarda gezdirmek için seferber ediliyor.
Ankara’nın belirli bölgelerinde süren çalışmalar, sıradan bir bakım-onarım değil. Protokolün geçeceği güzergahtaki evler, apartmanlar ve kamu binaları ücretsiz boyanıyor, cepheler yenileniyor. Bu “görüntü operasyonu”nun maliyeti oldukça yüksek. Kamu kaynakları, halkın temel ihtiyaçları için değil, uluslararası bir organizasyona “parlak” bir görünüm kazandırmak için kullanılıyor. Emekçilerin grev hakları, sendikal özgürlükleri ve yaşam koşullarına dair talepleri ise göz ardı ediliyor, hatta baskıyla bastırılıyor. İşçi eylemlerine karşı polis müdahalesi, gözaltılar ve tehditler artarken, NATO konukları için kentin “temiz” ve “düzenli” görünmesi her şeyin önüne geçiyor.
Bu tablo, iktidarın değer yargılarını net bir şekilde ortaya koyuyor. Savaş örgütü NATO’yu itibarlı bir platform olarak gören anlayış, kendi halkına karşı daha sert bir tutum sergiliyor. Emekçiler görünmez kılınmak isteniyor. Hak arayanlar “marjinal” ya da “provokatör” ilan edilirken, NATO’nun Ankara’ya gelişine kırmızı halı seriliyor. Oysa NATO, öteden berri dünya’da derinleşen savaş politikalarıyla anılıyor. Barış ve istikrar yerine gerilim ve silahlanmayı teşvik eden bir ittifak olarak eleştiriliyor. Türkiye’nin bu zirveye ev sahipliği yapması, iktidar tarafından bir prestij meselesi olarak sunulsa da, birçok kesim tarafından “savaş çığırtkanlığına” katkı olarak değerlendiriliyor.

NATO'ya Hayır
NATO karşıtı güçler ise sessiz kalmıyor. Demokratik ittifaklar, barış yanlısı örgütler ve emek cephesi, zirve boyunca protesto eylemleri için hazırlıklarını sürdürüyor. “Savaş istemeyenler NATO’ya hayır demelidir” sloganı, sokaklarda daha sık duyuluyor. Çünkü NATO’nun genişleme politikaları, askeri harcamaların artması ve halkların kaynaklarının silahlanmaya aktarılması, milyonların yaşamını doğrudan etkiliyor. Eğitimden sağlığa, konut ve istihdamdan sosyal güvenlik alanına kadar her alanda kaynak kıtlığı çeken bir ülkede, devasa güvenlik önlemleri ve makyaj masrafları için bütçe ayrılması kabul edilemez.
Ankara’da yaşananlar, yalnızca bir zirve hazırlığı değil; aynı zamanda bir yönetim tarzının özetidir. Bir tarafta lüks konvoylar ve boyalı cepheler, diğer tarafta ezilen emekçiler ve bastırılan sesler. Kent, NATO’nun konuklarını ağırlamak için “güzelleştirilirken”, asıl güzellik olan adalet, eşitlik ve barış talepleri görmezden geliniyor. Emekçiler her türlü hak arayışında saldırıya uğrarken, savaş örgütüne kucak açılıyor.
Bu süreçte en önemli soru şu: Gerçekten kimin için bir zirve bu? Halk için mi, yoksa uluslararası güç odakları ve onların yerel temsilcileri için mi? Barış ve emekten yana olan herkes, bu makyajın ardındaki gerçeği görmeli ve “NATO’ya Hayır” demeye devam etmelidir. Çünkü savaş politikalarına ev sahipliği yapmak, ne Ankara’nın ne de Türkiye’nin yararına değildir. Gerçek itibar, halkın refahı ve barıştan geçer; boyalı duvarlardan ve limuzin konvoylarından değil.
Bu makyajın kalıcılığı şüpheli. Zirve bittiğinde geriye kalan, harcanan kaynaklar ve unutulmaya terk edilen emekçi talepleri olacak. O nedenle, protestoların demokratik bir şekilde yükseltilmesi, seslerin kısılmaması hayati önem taşıyor. Ankara’nın sokakları, makyajın değil, hak ve barış mücadelesinin rengini taşımalı.
Yorumlar (0)