Cumhurbaşkanı ve AKP Lideri Erdoğan’ın ABD Gezisi ve İklim Adaleti

AKP Lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 22 Eylül'26 tarihinde BM Genel Kurulunda konuşma yapmak üzere NewYork Ziyareti önemliydi. Önemliydi, ABD yönetimi ve Dünya ölçeğinde işbirlikçilerinin siyasi, ekonomik, askeri, kültürel hegemonyasını artıran bir küresel sistem içinde Dünyanın geri kalanının kaynaklarının kontrol edildiği yeni sömürgecilik olarak adlandırılabilecek bu sistem içinde kim kiminledir bir kez daha görüldü. Dünya çapında inandırıcılıkları bir kez daha sorgulandı...

Cumhurbaşkanı ve AKP Lideri Erdoğan’ın ABD Gezisi ve İklim Adaleti

Cumhurbaşkanı ve AKP Lideri Erdoğan, BM toplantısına katılmak üzere gittiği Newyork’ta, Dünya ölçeğinde faşizan politikaları ile bilinen ve kanlı savaşların mimarı/tetikçisi ABD Başkanı Trump tarafından “sert” ve “iyi” bir “dost” olarak övüldü!

Erdoğan’ın BM'nin 81. Genel Kurulunda Filistin Halkına yapılan mezalime karşı çıktığı  konuşmasında, İsrail Heyeti Genel Kurulu terk etti (Netanyahu’nun konuşmasında ise Genel Kurul Salonundaki delegelerin büyük çoğunluğunun salonu terk ettiğini de buraya not olarak düşmek lazım).  Erdoğan'ın konuşmasında “Dünya 5’ten büyüktür” diyerek diline doladığı, BM Güvenlik Konseyinin yapısının yeniden belirlenmesi gerektiğine dair düşünceleri-görüşleri bilmem kaçıncı kez BM 81. Genel Kurulunda da tekrarlanmış oldu. Aslında söylem pek de yanlış değil: ABD ve destekçisi ülkelerin belirlediği emperyal politikalara esir düşmüş bir BM Güvenlik Konseyi’nin Dünyanın büyük çoğunluğu için hiç de iyi işlemediğini kabul etmek gerekiyor. Ancak bunun BM Genel Kurulunun Salonundan, ABD tarafından dost ve müttefik kabul edilen ve BM’yi parmağında oynatan ABD’nin Başkanı tarafından övgüler düzülen Erdoğan tarafından söylenmesi, bu sözlerin inandırıcılığına gölge düşürüyor!

İnandırıcılığın yitirilmesi, AKP iktidarının temel problemi.  AKP politikalarını belirleyen ve bu politikalarla halen iktidarını sürdüren Erdoğan’ın BM’deki konuşmasında Türkiye’nin Ulusal Katkı Beyanının tüm sektörleri ve tüm sera gazlarını kapsayacak şekilde belirlenmesine dair cümle de inandırıcılıktan epey yoksundu.

Nitekim Mehmet Yakup Yılmaz da T24 İnternet Haber Sitesinde paylaştığı yazısında bu inandırıcılık problemini mizahi bir dille bir kez daha dile getiriyor (bkz: New York’ta doğru söyleyen Akbelen’de de şaşmamalı!). Yazar yazısında şöyle diyor:

“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler toplantısı için gittiği New York’ta yaptığı konuşmalarla bir kez daha dünyayı kendisine hayran bıraktı!

Ben ahaber’in yalancısıyım, bütün dünyayı takip edip, kimin kime hayran kaldığını takip edebilecek durumda değilim.

Ancak bu haber ahaber’de değil de zhaber’de yayınlansaydı da hoşuma giderdi, bu da bir başka gerçek.

Böyle naif şeyleri seviyorum.

Nedenini bilmiyorum, yetiştiriliş tarzımdan olabilir tabii.

Cumhurbaşkanımız, bazen benim düşündüğüm gibi konuşuyor.

Bunu öyle hissettiği ve düşündüğü için mi yapıyor yoksa öyle konuşması alkış alır diye mi yapıyor, bilmiyorum.

Cumhurbaşkanı, New York’ta bütün dünyanın huzurunda “Ulusal Katkı Beyanımızı tüm sektörleri ve tüm sera gazlarını kapsayacak şekilde belirledik” dediğinde Nihat Özdemir Bey ile İbrahim Çeçen Bey’in yatırımları için endişelendim, bende yalan yok.

Artık sera gazı meselesinde de Cumhurbaşkanımızın çizdiği yolda ilerleyeceksek, Gökova ve Yatağan’ı dumana boğan ve kömür çıkaracağız diye çevre ormanları yok eden termik santrallerden vazgeçeceğiz demektir.

Cumhurbaşkanı böyle konuştuğuna göre artık Kemerköy’deki santrali çalıştırmak için düşük kalorili kömürlere de ihtiyaç kalmadı, diye sevindim.
Sevindim çünkü jandarma dayağına, Adliye baskısına rağmen direnen ve zeytin ağaçlarını feda etmek istemeyen köylüler zafer kazandı, diye düşündüm.”

----//----

BM’de yaptığı konuşmayı değerlendirerek, Erdoğan’ın ve politikalarının inandırıcılığını sorgulayan çok insan var. Yeşil Sol’dan Ecehan Balta da, Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmayı özellikle iklim adaleti kavramı üzerinden değerlendiren yazısında, Erdoğan’ın ve politikalarının inandırıcılığını sorguluyor (bkz: BM kürsüsünde iklim adaleti, Türkiye’de fosil süreklilik « İlke TV). Balta, Erdoğan’ın konuşmasında Filistin'e ve Filistinlilere uygulanan soykırıma varan politikaları, BM Güvenlik Konseyi’nin Dünya’da güvenliği sağlayamayan yapısı ve Ekonomik gidişata dair konuşmasında ana temanın "adalet" olduğuna işaret ediyor ve özellikle gelir adaleti ve iklim adaleti yönünden yakın zamanda Kasım ayında Antalya’da yapılacak COP 31-Taraflar Konferansını da işaret ederek konuşmayı irdeliyor:

“Konuşmanın iklim bölümü özellikle önemliydi. Çünkü Türkiye yalnızca iklim krizinden söz eden ülkelerden biri değil, Kasım ayında Antalya’da yapılacak COP31’e ev sahipliği yapacak ülke. Erdoğan da BM kürsüsünden gelişmekte olan ülkelerin ve Pasifik bölgesinin iklim krizinin etkilerini ağır biçimde yaşarken ihtiyaç duydukları finansmana ulaşmakta zorlandığını söyledi. COP31’de iklim adaletini merkeze alacaklarını, Avustralya ile geliştirilen ortaklık çerçevesinde zirveyi finansman taahhütlerinin yerine getirildiği, teknoloji transferinin hızlandırıldığı ve verilen sözlerin somut adımlara dönüştüğü bir “Uygulama COP’u” haline getirmeyi hedeflediklerini açıkladı.

İklim finansmanı meselesinin bu konuşmada öne çıkarılması önemli. Çünkü iklim krizinin tarihsel sorumluluğu ile sonuçlarına maruz kalma arasında son derece eşitsiz bir dağılım bulunuyor. Sanayileşmiş ülkeler atmosferde biriken sera gazlarının büyük bölümünden tarihsel olarak sorumluyken, krizin en ağır etkilerinin önemli bir bölümünü bu tarihsel birikime çok daha az katkıda bulunan ülkeler ve topluluklar taşıyor. Dolayısıyla iklim finansmanı bir yardım ya da hayırseverlik meselesi değil, tarihsel sorumluluğun ve iklim adaletinin temel unsurlarından biri.

Ancak Türkiye’nin COP31 başkanlığı açısından tam da bu noktada ikinci bir adalet sorusu ortaya çıkıyor. İklim adaletini yalnızca zengin ülkelerle daha yoksul ülkeler arasındaki bir bölüşüm ilişkisi olarak tanımlamak yeterli değil. Aynı soruyu Türkiye’nin kendi iklim politikasına da yöneltmek gerekiyor.

Türkiye gerçekte ne kadar emisyon azaltmayı taahhüt ediyor? Fosil yakıtlardan çıkış için nasıl bir yol izliyor? Kamusal kaynaklar hangi ekonomik faaliyetleri desteklemeye devam ediyor? İklim krizinin ve fosil yakıt sisteminin sağlık, geçim ve ekolojik maliyetlerini toplumun hangi kesimleri taşıyor? Dönüşümün maliyeti kimin üzerine bırakılıyor?

Türkiye’nin 2025’te Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne sunduğu 2035 Ulusal Katkı Beyanı bu sorular açısından kritik önemde. Türkiye, 2035 yılında sera gazı emisyonlarını arazi kullanımı ve ormancılık dahil 643 milyon ton karbondioksit eşdeğeriyle sınırlandırmayı taahhüt ediyor. Hedef, emisyonların herhangi bir önlem alınmadığı varsayımsal senaryoda 1 milyar 109 milyon tona yükseleceği kabulünden hareketle 466 milyon tonluk bir azaltım olarak sunuluyor.

Fakat burada kullanılan “azaltım” kelimesi yanıltıcı olabiliyor. Çünkü Türkiye’nin hedefi geçmişte gerçekleşmiş bir emisyon düzeyinden mutlak bir düşüşü ifade etmiyor; oldukça yüksek bir varsayımsal gelecek senaryosuna göre hesaplanıyor. Arazi kullanımı ve ormancılık çıkarıldığında 2035 hedefi yaklaşık 694 milyon ton karbondioksit eşdeğerine karşılık geliyor. İklim Eylemi Takibi’nin hesaplamasına göre bu seviye 2018 emisyonlarının yaklaşık yüzde 30 üzerinde. Başka bir ifadeyle, resmi olarak “azaltım” diye tanımlanan hedef, Türkiye’nin 2035 yılında 2018’e göre daha fazla sera gazı salmasına izin veriyor.”

Mehmet Y. Yılmaz'ın T24 ve Ecehan Balta'nın İlke TV'deki yazıları, İktidardaki Erdoğan'ın uyguladığı politikalarının söylemleriyle nasıl çatıştığına işaret eden güzel örneklerden... 

Mehmet Y. Yılmaz ve Ecehan Balta'ya teşekkürler.. yazıların tamamını yukarıdaki bağlantılarından okuyabilirsiniz...

Haber ibo.a.bo
Teşekkürler ecehan balta & mehmet y. yılmaz

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış