Zor Günler'den Bize Kalan

Zor Günler, katman katman, üst üste bir dönemin birçok olayını silsile halinde anlatan çok kahramanlı bir roman. Yazarı Şaban Erik, ayrımcılığı ret eden eşitlikçi-özgürlükçü dünya görüşünün de etkisiyle bilerek-isteyerek romanının baş kahramanlığına soyunmaz... o da romanındaki birçok kahramandan biridir. Romanda Recep dışında başka isimler kullandığına da şahit oluruz. Roman, politik olarak da sınıf mücadelesi veren kahramanların 1950'li yılların sonlarından, 12 Mart 1971 sonrasında gönderildikleri Niğde Cezaevine varıncaya kadar içinde bulundukları sendikal ve politik mücadeleyi detaylarıyla anlatmayı görev edinir. Erik'in çok kahramanlı Rus romanlarına öykündüğünü görürüz. Bu formatı benimsemesinin belki de en büyük nedenlerinden biri olarak, inandığı dünya görüşü nedeniyle baş kahramanlara, tek adamlara inanmaması olduğunu pekala söyleyebiliriz. Romanın olayları romantize eden özelliğini akılda tutarak, yazarın romanında yaşadıklarını olabildiğince eğip bükmeden, olduğu gibi anlatmaya çalıştığını da gözleriz. Dönemin şartlarını, bizzat yaşanan olaylarla birlikte dönemin gazeteleri-belgeleri üzerinden inceleyerek romanın içine yerleştirdiğini de görürüz... Yani romanın tamamıyla öznelliklerden arındığı söylenemese de, yine dönemin koşullarını olabildiğine nesnel kalarak, ince ayrıntılarıyla anlatmak gibi bir görev üstlendiği görülecektir. 1992'de yayınlandığında (İşçi Meseleleri üzerine araştırmalar yapan Yıldırım Koç gibi uzmanların da vurguladığı üzere) özellikle sendikacıların ağzından Türkiye'deki sendikal tarihi, olanı-biteni anlatan kitaplar gerçekten nadirdir. Nitekim, yaşadıklarını kitaplaştıran Erik'in yazdıklarının birçok incelemede kaynak olarak kullanıldığına, yazdıklarından esinlenildiğine şahit oluruz... Aşağıda, kitabın ortasından o dönem "memleketin ah!vali'ni" anlatan bir bölüm var. Kitabın hangi saiklerle yazıldığını örnekleyeceğine inandığım bir bölüm... Aramızdan ayrılmasının 5. yılında Şaban Erik'in anısına saygıyla...

Zor Günler'den Bize Kalan

Memleketin Ah!vali

Bir Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Hükümet Sözcüsü Arar, gazetecilere, Anayasa değişikliğinin halk oylamasına sunulmayacağını söyle­di. Gazeteciler ona başka bir soru sordu: "Bazı bakanların değiştirileceklerine dair söylentiler var, ne dersiniz? Arar bütün şirinliğini takınarak gazetecilere baktı: "Korkutmayın adamı, belki beni değiştirirler." Kendi lâfına kendi güldü. "O konu sayın Başbakan'ın bileceği bir husustur. Belki bazı arkadaşlar kendi istekleriyle ayrılırlar." Bunun üzerine gazeteciler daha sonra Meclis'ten çıkarken sıkıştırdıkları Erim'e açtılar konuyu. Erim onları boş boş süzdü: "Bizim haberimiz yok. Gazeteler istedikleri gibi kabineyi değiştiriyor­lar. Arar'ın sözleri yanlış anlaşılmıştır." Durdu, düşündü, güldü, "Bir de 'ba­sın hür değil' diyorlar. Halbuki her gün aksi ispat ediliyor. Gazeteler kabineyi değiştiriyorlar, biz onların işlerine karışmıyoruz. Çünkü basın hürdür." Erim'in sözleri karşısında Arar hemen ağız değiştirdi: "Üzerimize aldığımız görevi gerçekleştirmeden Bakanlar Kurulu'nda bir değişiklik söz konusu bile değildir. Bunu herkes böyle bilsin, gidici değiliz kimse heveslenmesin..."

Bu arada Genelkurmay Başkanlığı'nda hükümetin altı aylık icraatıyla ilgili olarak bir toplantı düzenlendi. Erim'in başkanlığında yapılan toplantıya bazı bakanlar, Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve bazı yüksek rütbeli subaylar katıldılar. Bakanlar, hükümetin yapmayı tasarladığı reform­ları kendi planlarına bağlı olarak anlattılar. Koçaş, burada, "Bahşiş ve hediye adı altında rüşvet salgın halindedir," dedi. Burnundan soluyarak ilave etti: "12 Mart ve sıkıyönetimin etkileri azaldıkça çıkarcı çevrelerin liderliğinde reformlara karşı direnme başlamıştır." Ve askerlere sordu: "Bizi yalnız bı­rakmayacaksınız değil mi?.."

Derken Erim, bir sabah Demirel'le uzunca süren bir görüşme yaptı. Ga­zetecilerin "ne görüştünüz?" sorusu üzerine, "memleket meselelerini görüş­tük" demekle yetindi. Oysa, ortaya sızan haberlere göre, Erim, reformların yapılması için, hükümete kanun gücünde kararname çıkarma yetkisi veril­mesini istemişti. Ertesi gün Bozbeyli ve Feyzioğlu ile görüştü. Bozbeyli, dudaklarına te­levizyon reklamcıları gibi yapmacık bir tebessüm kondurarak, gazetecilere açıklamada bulundu: "Biz meclislerin tatile girmesinden yana değiliz. Re­formlar mutlaka ele alınıp görüşülmelidir. Zannederim Başbakanla anlaştık”. Ama kısa süre sonra, Koçaş'ın Sivas konuşmasını bahane ederek, değişik tel­den çaldı: "Kendi içinde çelişkiye düşen bir hükümete kanun niteliğinde ka­rarname çıkarma yetkisi verilemez."

Öte yandan AP Genel İdare Kurulu toplanarak meseleyi ele aldı. Neti­cede reformların kanun gücünde kararname yoluyla değil, kanunla yapılması görüşüne vardı. Genel Sekreter Erkmen, "AP reformlara taraftardır," dedi. "Ancak meclislerin görev ve yetkilerini bertaraf edecek bir tutum ve davra­nıştan kaçınılması gerekir." AP Genel İdare Kurulu'nun kararı karşısında gazeteciler Erim'e ne dü­şündüğünü sordular. "Bu konuda şimdilik birşey söylemek istemiyorum," dedi Erim, keyif­sizce. Gazeteciler sorunun peşini bırakmadılar:
   - Bu iş sökmezse, herhangi başka bir çare arayacak mısınız?
   - 
Önümüzdeki günler bu sorunun cevabını verecektir. AP Genel Başkanı ile bazı konularda pazarlık ettiğinize dair haberler dolaşıyor, ne dersiniz buna?

Tam bir şark adamı edasıyla şişinerek başını yukarı dikti: "Aramızda hiçbir pazarlık olmadı. Ben pazarlık yapmam."

Ardından hükümet Genelkurmay Başkanlığı'nda ikinci bir toplantı düzenle­di. Ve kabinede ilk yaprak dökümü oldu. Ulaştırma Bakanı Haluk Arık, "nöbet değiştirme" gerekçesiyle istifa etti, kendisinin aynı bakanlığın müste­şarlığına getirilmesini istedi.

Bu hengamede İnönü seksen sekiz yaşına girdi. Kendisini kutlamak için Pembe Köşk'e gelen gazeteciler, "Paşam 21. Yüzyılı da beraber geçirmeyi diliyoruz," dediler. Paşa onları yukarıdan aşağı süzdü: "Ben kararlıyım, göreceğim!" Gazetecilerden birisi ona yaklaştı: "Paşam, altmış beş yıldır siyasi hayattasınız, bugün bir yaş daha aldınız, kendinizi nasıl hissediyorsunuz?" Keyifli bir kahkaha attı Paşa: "Çok iyi, çok iyi, bomba gibiyim!" Ancak, bu sözünü sonradan beğenmemiş olacak ki, basına yazılı bir açıklama gönderdi: "25 Eylül tarihli gazetelerde yaş günüm dolayısı ile bir gazetecinin, sıhhatim hakkında sorusu üzerine "bomba gibiyim' dediğim ya­zılmıştır. Bu soruya 'arslan gibiyim' karşılığını verdim. 'Bomba gibiyim' sö­zünü konuşmalarımda kullanmadım. İzah etmenizi rica ederim."

Erim, bir taraftan da reform tasarılarını ortaya atmaya başladı. İlk elde ileri sürülen üniversite reform tasarısına göre, yüksek öğretim paralı olacak­tı. Arkadan muhtıracı komutanlar, birbiri ardına, Silahlı Kuvvetlerin tam  bir dayanışma içinde olduğunu vurgulayan ve reformlara değinen demeçler verdiler. Bilimsel sosyalizm ve teokratik idare tarzlarına geçit verilmeyecekti. Sosyal ve ekonomik sorunlar Atatürk'ün emanet ettiği yolda halledilecekti. Türkiye'nin ilerlemesi için reformlara ihtiyaç vardı. Bunlara şu veya bu şe­kilde karşı çıkmak fayda getirmezdi. Hiç bir taktik karşısında gerilenmeyecekti. Zaten öyle birşey olsa 12 Mart muhtırasının önemi kalmazdı.

Aynı gün Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı İhsan Topaloğlu kabineden çekildi. Kendisi hükümetin en iddialı üyelerinden biriydi. Gerekçe olarak, "Erim'in bana güveninin azaldığını hissettim," dedi.

Erim, kanun kuvvetindeki kararname meselesini en son olarak İnönü'yle görüştü. Paşa aslında CHP Grup Yönetim Kurulu'nda yaptığı bir ko­nuşmayla tutumunu önceden belli etmişti. "Hükümetin kararnamelere karşı çıkan mukavemetin tesiri altında kalmamasını arzularım," demişti. Görüşme haberi üzerine gazeteciler Pembe Köşk'e koştular: "Sayın Paşam, kanun kuvvetindeki kararname konusunda görüşünüz nedir?" İnönü işitme cihazının kablosunu düzeltti: "Hallettik bunu Meclis'te, konuştuk uzun boylu, hükümete selahiyet ta­nıdık. Hududlarını, sınırlarını herşeyi tanıdık..." Gazeteciler birbirlerinin üzerine çıktılar:
   - Hükümetle her konuda mutabık mısınız?   
   - 
Mutabıkız. Teklif getirdi, yetki istiyor. Konuşalım bu yetkiyi, verelim. 
   - Bu tartışma kapanmış mıdır sizce?

Paşa azarlarcasına baktı soruyu sorana:

   - Tartışma nerede kapanmış, açılıyor daha tartışma. Daha hükümetin teklifi de resmen Meclis'e gelmedi. O zaman belli olacak bunlar. 
   - Ama AP büyük bir siyasi teşekkül olarak kanun kuvvetindeki kararname konusuna karşı çıktı...

Paşa okkalı okkalı öksürdü: "Kanun kuvvetinde kararname çıkarma fikri, esasında AP'nin fikridir. Seçim beyannamesine girdi ve hükümet icraatını verimli kılmak için lüzum­lu gösterildi."

Komutanların konuşmaları Meclis'te bazı sızlanmalara yol açtı. Erim demir tavında dövülür düşüncesiyle kürsüye çıktı, gündem dışı bir konuşma yaptı: "...Büyük komutanlar diyorlar ki, bizim aramızda anlaşmazlık olduğu yolunda bazı söylentilerden bahsediyorsunuz, bizim aramızda hiç bir anlaş­mazlık yoktur. Diyorlar ki, bizler Atatürkçüyüz. Gene diyorlar ki, reformla­rın vakit kaybetmeden yapılmasından yanayız. Gene aynı demeçlerde şunu da söylüyorlar, reformları daha iyi bir şekilde oluşturmak için her türlü tartış­ma yapılabilir. Fakat tartışma perdesi altında reformlar dejenere edilmemeli­dir. Yahut edilmeyecektir. Bu dört noktanın dördünde de kelimesi kelimesi­ne ben sayın komutanlarla aynı düşüncedeyim. Onların sözlerinin sorumlu­luğunu taşıyorum." Daha sonra sözü AP'ye getirdi: "Geçen gün ayın 23'ünde burada sıkıyönetimin uzatılması görüşülür­ken, sayın AP sözcüsü, '12 Mart Muhtırasını şimdi eleştirmek için vakit er­kendir,' buyurdular. Bunun mevhumu muhalifinden mevsimi gelince, vakti gelince, bunu eleştireceğiz, bunun hakkında düşüncemizi söyleyeceği ma­nası çıkar." İnce gözlüklerinin arkasından AP'lileri süzerek, o gün bu söz üzerinde durmadığını, ama daha sonra Demirel'in yaptığı konuşmalarla işin çığırından çıktığını belirtti ve devam etti: "Eğer 12 Mart Muhtırası eleştirilecekse onu şimdi eleştirmek gerekir. Bana soru tevcih eden AP'li sayın milletvekillerine şunu söylemek isterim: Bu soruyu bugün bana değil, 12 Mart günü kendi partilerinin genel başkanlanna ve Başbakanı'na tevcih etmeleri lazımdı. Keza CHP'den bir sayın üye de, Genelkurmay'da kumandanlarla yaptığım bir toplantı vesilesiyle, benim bulunmadığım bir oturumda, eleştirilerde bulunmuş. Arkadaşlar, hükümet başkanı, her zaman söylüyorsunuz, silahlı kuvvetlerin de siyasi sorumlusudur. Lüzum görürüm Genelkurmay'da top­lantı yaparım, Lüzum görürüm başka bir binada toplantı yaparım. Bu şekil ve protokol konuları üzerinde durup da işin esasına inmemekte mana yoktur ar­kadaşlar. 12 Mart Muhtırasını kabul ettik mi, etmedik mi? Ben ettim. 12 Mart Muhtırasından on dört-on beş gün sonra bana hükümet kurma vazifesi sayın Cumhurbaşkanı tarafından verildi ve o vazifeyi büyük bir şeref addederek üzerime aldım. Ama 12 Mart Muhtırası verildiği zaman ses çıkarmayıp, de­mokrasiyi yaşatalım diye vatanseverlik yapıyoruz deyip, arkadan bu kürsü­den zamanı gelince onu eleştireceğiz demek, bu kürsü dışından şurada bura­da 12 Mart Muhtırası hakkında şöyle veya böyle konuşmalar yapmak, bence mertlik değildir."

Lafın burasında salonda gürültüler koptu. Bazı AP'liler Erim'e itirazda bulundular. Birisi, "Esir miyiz biz?" diye bağırdı. Erim biraz şaşalamakla birlikte AP'lilerin üzerine gitti: "Henüz kabuk tutmaya başlayan yarayı kaşırsanız bundan sonra olacakların sorumlusu ben değil, siz olursunuz. 12 Mart Muhtırasından önce oldu­ğu gibi... Parlamento'nun en kalabalık partisi olarak 12 Mart Muhtırasından önceki davranışlarınızı bir daha gözden geçirip, kendi partiniz içinde halledilecek meseleler olduğunu da düşünerek, bundan sonra bir daha 12 Martla­rın gelmeme çarelerini tespit etmek lazımdır."

Demirel, Erim'in son sözleri üzerine kulaklarını kirişe dikti. Bazı partili yöneticiler ve milletvekilleriyle birlikte Grup Yönetim Kurulu odasında bir sohbet toplantısı yaptı. Erim'e ateş püskürenler, hükümetteki AP'li bakanla­rın hemen geri çekilmesini önerdiler. Demirel kızgın kafaların soğumasını yeğledi. "Aradan yirmi dört saat geçmeden bu konuyu görüşmeyelim," dedi; tartışmaları kesti.

Daha sonra toplanan AP Genel İdare Kurulu, Erim hükümetindeki beş AP'li bakanı kabineden geri çekmeye karar verdi. Bu gelişme büyük bir şaşkınlık yarattı, ilk tepki Adalet Bakanı Arar'dan geldi: "Karar, fevri ve lüzumsuz bir alınganlığın mahsulüdür. AP’li bakanla­rın kabineden çekilmesi halinde bir hükümet buhranı doğabilir." İnönü, AP'yi Erimle anlaşmaya davet etti: "Çokluk partisi hükümetten desteğini çekerse, ihtilalden başka vasıta olmadığı zihinlerde yerleşir..."

Erim kafasına balyoz yemiş gibiydi. Ama renk vermemeye, soğukkanlı görünmeye çalışıyordu. Aldı kendini, Akdeniz Oyunlarının açılışı dolayısı ile, İzmir'e gitti. Orada gazetecilerle ayaküstü konuştu: "Cuma'ya kadar dü­şüneceğim," dedi. "Cuma günü Ankara'ya dönecek ve kararımı vereceğim. Şimdilik hükümetin istifası diye birşey yok." Erim bunları Salı günü söylü­yordu.

Kuvvet Komutanları askeri tatbikat nedeniyle İskenderun'da bulunuyorlardı. AP'nin kararını orada öğrendiler. Uçakla dönerken durumu arala­rında görüştüler.

Gazetelerde çıkan haberlere göre, Erim Ankara'ya döndüğünde, Bakan­lar Kurulu toplanıp AP'nin kararını inceleyecekti. Toplantıda: Reformların dejenere edilmemesi, yeni bir 12 Mart Muhtırasına muhatap olunmaması, AP'nin Meclis'teki tutumu gibi meseleler dikkate alınarak, istifa edip etme­mek konusunda hükme varılacaktı. Ancak, Ankara çok daha değişik haberlerle çalkalanıyordu: "Erim istifa etmek isteyen AP'li bakanlara, 'Ben bombayı elimde patlatmam,' demiş. 'Sizin istifanıza lüzum kalmayacak, zaten hükümet toptan çe­kilecek. Bu şartlar altında ben Başbakan olarak göreve devam ede­mem...'"

… "AP'li bakanlardan biri Demirel'e 'Sayın' Başkan,' demiş, "karar vermiş­siniz, inşallah memleket için hayırlı olur. Ancak bunun bütün âvâkıbını dü­şündünüz mü?' Demirel kendinden emin şekilde cevap vermiş: 'Evet, bunun bütün neticelerini hesapladık.' Aslında Demirel'in belli bir düşüncesi varmış: şöyleymiş: "Erim Hükümeti, daha baştan sakat kurulmuş. Birbirinin fikir ve görüşlerine inanmayan, aralarında doktriner fikir sahibi kimselerin çatıştığı, dağınık bir grup manzarası arzetmekteymiş. Bu hükümete karşı tepkiler büyükmüş. CHP'nin Ecevit kanadı da gidişattan tedirginmiş. Yapılacak iş, ilk fırsatta Erim Hükümetini düşürmek ya da çekilmeye mecbur etmekmiş. On­dan sonra, 1972 yazında seçime gitmek şartıyla, geçici bir AP-CHP koalis­yonu kurmakmış..."

… "Erim, De Gaulle'un vaktiyle Fransa'da yaptığı gibi, bir Milli Cephe Hükümeti kurma yoluna gidecekmiş. Tabii bu hükümet reformcu karakterde olacakmış..."

Arar, İzmir'de, Sunay ve Erimle birlikte Arkeoloji Müzesi'ni gezerken, gazetecilere durumu kısaca yorumladı: "AP'nin bu hareketi, hükümetten bakan çekmek değil, hükümete bizati­hi güvensizlik oyu vermektir." Gazeteciler sordular: "Bu durum karşısında 12 Mart Muhtırası'nın üçüncü maddesinin işletil­mesi ihtimali var mıdır?" Arar fırsatı yakalayınca aba altından çomak sallamayı ihmal etmedi: "Bu hususu 12 Mart Muhtırası'nın sahiplerine sorun..."

İzmir Belediye Başkanı Osman Kibar, Efes Oteli'nde bir kokteyl verdi. Erim kokteylde sık sık Gençlik ve Spor Bakanı AP'li Sezai Ergün'ün koluna girdi. Ergün, partisinin kararına uymayacağını, hükümetten çekilmeyeceği­ni açıklamıştı. Bakana göre, 'duruma particilik açısından değil, bir rejimin korunması yönünden bakmak lazım'dı. AP'li bakanlardan Cahit Karakaş da bocalıyordu. Diğerleri karara uyacaklarını açıklamışlardı...

Zor Günler, Roman, Şaban Erik, Yalçın Yayınları, 1992

Şaban Erik, TİP’in ilk dönemindeki sendikal faaliyetleri ile Parti içindeki çalışmalarını ve Türkiye’nin değişen koşullarını Zor Günler isimli roman formatında yazdığı anılarında anlattı (Zor Günler, Yalçın Yayınları, 1994). 500 sayfaya yakın romanında tıpkı klasik Rus romanlarında olduğu gibi bol kahramanlı bir eser olarak o dönemi bir işçinin, sendikacının gözünden anlatmaya çalıştı. Yazdığı roman, dönemi içeriden anlatan özgün eserlerden biri olarak değerlendirilecekti (bkz: https://www.yildirimkoc.com.tr/usrfile/1548350939b.pdf)..

Yazar şaban erik

Yorumlar (0)

Bu içerik ile henüz yorum yazılmamış