Biliyorsunuz, günümüze kadar, durumu ve koşulları doğruya ya da doğruya yakın anlayabilenlerin oluşturduğu siyasi çizgiler başarılı olmuştur: Rusya’da kapitalizmin gelişmesini doğru analiz eden ve emperyalizm saptamasını yapan Lenin ya da ülkenin işgal altında olduğunu ve yöneticilerin kendi konumlarını koruyabilmek için işgalcilerle işbirliği yaptığını saptayan Mustafa Kemal gibi… Örnekler çoğaltılabilir, ama göreceğimiz hep ahval ve şeraiti doğru saptayanların başarılı olduğudur. O halde bugünün dünyasında algıladıklarımızı biraraya getirmeye, ahval ve şeraiti anlamaya çalışayım.

Kabaca bu ahval ve şerait altında bir de doğrudan Türkiye’ye bakabiliriz. (Türkiye nüfus, yarattığı değer, devletlerarası ticaretteki payı ve benzeri parametrelere baktığımızda dünyada yüzde 1 ila 1,5 arasında bir yer kaplamaktadır. Dolayısıyla Türkiye’deki sayıları yüz ile çarparak dünyaya dair genel bir fikir edinebiliriz. Türkiye’ye ilişkin sayılar TÜİK verilerinden yola çıkılarak yapılan tahminlere dayanmaktadır.)
Bugün Türkiye’de yaklaşık beş yüz bin kişi, farklı büyüklükte servet sahibi olsa da, bir yıllık asgari ücreti bir akşam yemeği ya da herhangi bir şey için düşünmeden harcayabilmektedir. İmtiyazlılar olarak tanımlayacağımız bu gruptakiler, örneğin, isterlerse özel uçak ya da helikopterle seyahat edebilecek, hatta bir kısmı hayatlarını başka bir coğrafyada sürdürebilecek olanaklara sahiptir.
Bugün Türkiye’de yaklaşık on altı milyon kişi görece güvenceli bir hayat sürdürmektedir. Örneğin ortalama üstü standartta bir ev ve yazlık sahibidir; yeni bir araç, çocuklarının eğitimi, tatil, boş zaman ve benzeri harcamaları yapabilmektedir. Kadrolar olarak tanımlayabileceğimiz bu gruptakiler, devlet aygıtı ya da şirketlerdeki konumları sayesinde gelir ya da çeşitli biçimlerde edinilmiş (veya aktarılmış) servete sahip olmaları açısından farklılıklar taşımalarına karşın örneğin seyahatlerinde düşünmeden havayolunu tercih edebilmektedirler.
Bugün Türkiye’de yetmiş milyona yakın kişi asgari ücret ya da biraz üstünde bir gelirle, gelecekten neredeyse ümidini kesmiş durumda, devletin transfer harcamalarına ya da etnik ve/ya dinsel cemaat dayanışmalarına sığınarak yaşamaya çalışmaktadır. Ezilenler olarak tanımlayabileceğimiz bu grup, kuşkusuz geçmişten devraldıkları servet ya da gelir etkisi nedeniyle kendi içinde farklar taşımaktadır. Bazıları ara sıra da olsa havayoluyla seyahat edebilirken, büyük bir kısmının seyahat olanakları gitgide azalmaktadır.
Bu ahval ve şerait içinde ne yapmak gerekmektedir? Öncelikle, seçim yapabilmek için seçim yapacak olanaklara sahip olmak gerekir. Hayatı günü gününe yaşayan Ezilenler grubu, çoğunlukla seçim yapabilme olanağına da sahip değildir; ancak bıçak kemiğe dayandığında isyan etmekte, üstelik bu isyan genellikle yakın çevresine yönelmektedir. Dolayısıyla bu Ezilenler grubunun seçim yapabilme olanaklarının sağlanması öncelikli görev olarak durmaktadır. Ardından, bir avuç imtiyazlının kontrolündeki robotik alanında yaşanan gelişmelerin büyük çoğunluğunu işlevsiz hale getireceği Ezilenler kesiminin, nihai karar anında doğru hedeflere yönelmesini sağlayabilecek (etnik ve dinsel cemaatlerin dayanışma ağlarının yerine geçecek) ilişki ve dayanışma ağlarını oluşturmak gerekmektedir.
İmtiyazlılar grubunun önünde sonsuz seçim olanakları vardır, ama muhtemelen bu grup üyelerinin kahir ekseriyeti tercihini imtiyazlı konumlarını sürdürebilmek yönünde yapacaktır. (Kuşkusuz, Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’da işaret ettiği gibi, belirleyici an yaklaştığında, İmtiyazlılar içindeki küçük bir kesim imtiyazlarından vazgeçerek insanlığı yanında yer almayı tercih edebilir.)
Kadrolar ise seçim yapma ve yaptıkları seçimlerle süreci etkileyebilecek olanaklara sahip gruptur. Onların tercihleri konumlarını sağlama alma yönünde olabileceği gibi, özellikle konumlarının geçiciliğini (özellikle bir avuç İmtiyazlının denetimindeki Yapay Zeka gücünün bu konumları ortadan kaldırdığını) fark ettikçe başka bir dünya yönünde de olabilir. Bu grup üyelerinin yapacağı seçim insanlığı geleceğini büyük ölçüde belirleyecektir.
Kuşkusuz seçme hakkı olanların yapacakları tercihler ahlaki bir temelde olacaktır. Tıpkı Marx’ın, Engels’in, Lenin’in ya da Hitler’in, Mussolini’nin, Netanyahu’nun yaptığı gibi… Örnekler çoğaltılabilir, ancak karar anına yaklaştıkça seçeneklerin ikiye inmesi kaçınılmazdır. Büyük çoğunluğun küçük bir imtiyazlı grubun hizmetinde olduğu, (hatta daha karamsar bir bakışla Yapay Zeka ve Robotları kontrol eden bir avuç imtiyazlının insanlığın geri kalanını yok ettiği) bir dünya mı, kaynakların doğa ile barış içinde ve olabildiğince adil paylaşıldığı özgür ve demokratik bir dünya mı? Bu ahval ve şerait içinde başka bir seçenek görünmüyor.
Yorumlar (0)