Şilili usta yönetmen Patricio Guzmán, 15 Eylül 2026’da, 85 yaşında Paris’te yaşamını yitirdi. O, tek cümleyle, ülkesinin hafızasıydı. Üstelik, hatırlamaktan ve zihinde tutmaktan ibaret olmayan bir hafızaydı onunki.
Onun sineması, geçmişi kaydetmekle yetinmeyen, geçmişi deşen ve sorgulayan filmlerden oluşuyordu. Hafıza, Guzmán’a göre, geçmişte değil, şimdiki zamanda yaşayabilmek için gerekliydi.
Guzmán, yaklaşık yarım asra yayılan üretimiyle belgesel türünün sınırlarını, temsil olanaklarını ve hafıza politikasını kökten dönüştürdü. Şili’nin Diktatör Pinochet öncesi, sırası ve sonrasındaki toplumsal hafızasını belgelemekle kalmadı, kişisel anlatıyı ve edebi kurgu öğelerini Marksist bir bakış açısıyla harmanlayarak hem estetik hem de politik açıdan kendinden sonraki belgeselcilere ilham kaynağı oldu.
Ona göre belgesel, bir yazarın öznel, şiirsel ve etik bakışıyla inşa ettiği bir düşünme alanıydı. Guzmán’ın düşünme alanındaki kurucu temalardan biri de yokluk mefhumuydu. Zira tam 17 yıl süren diktatörlük, muhaliflerini yok etmeye ve onlara dair tüm izleri silmeye çalışmıştı. Guzmán, Brezilyalı eleştirmen Idelber Avelar’ın tabiriyle “pazar tarafından ıskartaya çıkarılmış” ve neredeyse yok edilmiş nadir kalıntıların peşindeydi. O, yokluğun, boşluğun, kaybın, silinmiş izlerin ve eksik parçaların yönetmeniydi.
Gökteki yıldızlar ve çöldeki kemikler

Sight & Sound tarafından sinema tarihinin en iyi 20 belgeseli arasına seçilen 2010 yapımı Işığa Özlem (Nostalgia de la Luz), Guzmán’ın sinemayı nasıl felsefi ve şiirsel bir direniş aracına dönüştürdüğünün en iyi örneklerinden biri olarak ele alınabilir. Işığa Özlem, Şili’nin Atacama Çölü’nde evrenin geçmişini inceleyen gökbilimcilerle Pinochet diktatörlüğü döneminde kaybedilen yakınlarının kemiklerini arayan kadınları aynı bellekte buluşturur.
Filmin kapanış cümlesi, Guzmán’ın sinemasını özetler niteliktedir:
“Hafızanın bir yerçekimi kuvveti vardır; bizi daima kendine çeker. Hafızası olanlar, o kırılgan şimdiki zamanda yaşayabilir, hafızası olmayanlar ise hiçbir yerde yaşayamaz.”
Guzmán’a göre hafıza bizi geçmişe çekse de ironik bir şekilde bu çekim sayesinde şimdiki zamanda kalabiliriz. Şimdiki zaman kırılgandır çünkü varlığı tartışmalı ve güvenilmezdir.
Gökbilimci Gaspar Galaz’ın filmin başında hatırlattığı gibi, astronomide ve fizikte saf bir “şimdiki zaman” yoktur çünkü ışığın yayılması ve göze ulaşması zaman alır. Baktığımız her yıldız aslında onun geçmişine aittir. Sinema da bu fizik kuralını paylaşır, ekrandaki her kare çoktan geçmişe karışmıştır.
Galaz, milyonlarca ışık yılı uzaktaki yıldızların geçmişini araştırmayı büyük bir hevesle karşılarken 40 yıl önce bu topraklarda yaşanan insan hakları ihlallerine, cinayetlere ve kayıplara karşı “artık geçmişte kaldı, unutalım” diyerek mesafe alır. Görünen o ki, insanlığa karşı işlenmiş suçların zamanaşımına uğramayacağına dair evrensel ilke, Türkiye’de olduğu gibi Şili’de de kolayca göz ardı edilebilmektedir.
Oysa Guzmán’ın anlatısında gökteki yıldızlar çöldeki kemiklerden hiç de farklı değildir. İkisi de aynı maddeden, kalsiyumdan yapılmıştır.
Sıfır nem sayesinde hiçbir şeyin çürümediği Atacama Çölü, Fransız tarihçi Michel de Certeau’nun deyişiyle basit bir coğrafi mekân (place) olmaktan çıkıp üzerine belleğin kazındığı sonsuz bir alana (space) dönüşür.
Guzmán, bu alanda, evrenin geçmişini arayan gökbilimcilerin, Kolomb öncesi mumyaları arayan arkeologların ve 40 yıldır çölde kurşun kalem ucu büyüklüğündeki kemik parçalarını arayan kayıp yakınları kadınların arayışlarını kesiştirir. Böylelikle insan kalıntılarıyla kozmik kökenleri aynı hafıza zincirinde buluşturur.
Arjantinli yazar Julieta Vitullo’ya göre, Işığa Özlem, farklı zamansallıkları birbirine bağlayan ve hafızanın maddi dayanaklarına müdahale eden bir “zaman makinesi” gibidir. Buna göre, kamera, tıpkı bir teleskop gibi, cisimleri gözetlemek için kullanılan çok kuvvetli bir dürbüne dönüşür ve hafızanın izlerini farklı zaman katmanlarıyla diyaloga sokar.
Kamera ile teleskop arasında kurulan benzerlik, ayın yüzeyi ile insan kafatası arasında da kurulur. Kayıp yakınlarının hafızalarının sonraki nesillere geçişi, bir su birikintisine atılan taşın oluşturduğu dalgaların giderek silikleşmesine benzetilerek aktarılır.
Işığa Özlem, Guzmán’ın coğrafya ve hafıza üçlemesinin ilk halkasıdır. Pinochet diktatörlüğünün yarattığı travmaları üç farklı coğrafi unsurla ilişkilendiren Guzmán, Atacama Çölü’nün ardından kamerasını Pasifik Okyanusu’na ve And Dağları’na çevirir.
Üçlemenin ikinci halkası olan Sedef Düğme (El Botón de Nácar, 2015), okyanusta bulunan iki düğmenin hikâyesinden yola çıkarak hem Patagonya’nın yerli halklarının sömürgeciler tarafından yok edilişini hem de Pinochet döneminde okyanusa atılarak kaybedilen muhaliflerin trajedisini suyun şahitliğine dayanarak anlatır.

Üçlemenin son filmi, Rüyaların Dağları (La cordillera de Los Sueños, 2019) ise merkezine Guzmán’ın “Şili’nin omurgası” dediği And Dağları’nı alır ve ülkenin doğu sınırı boyunca uzanan görkemli sıradağları tarihin dilsiz bir tanığı olarak konumlandırır.
Guzmán, başkent Santiago sokaklarındaki eski kaldırım taşlarının And Dağları’ndan sökülen taşlar olduğunu söyler. Bu taşlarda, diktatörlük döneminde sokaklarda vurulan ve işkence gören insanların kanı ve feryadı vardır. “Bu taşların ne söylediğini tercüme edebilmek isterdim” diyen Guzmán’a göre, Şili’nin bugün hâlâ arayıp da bulamadığı toplumsal sorunların yanıtları bu taşlarda gizlidir.

Guzmán, birbirinden farklı görünen parçalar arasındaki görünmez bağları gösteren benzersiz bir hikâye anlatıcısıdır. Belgesel sinemasının senaryosu olmaz diyenlere inat, belgeselde senaryonun gerekli olduğunu ve belgeselcinin her şeyden önce sağlam bir hikâye kurması gerektiğini savunmuştur. 2015’te Berlin Film Festivali’nde Sedef Düğmebelgeseliyle kazandığı “En İyi Senaryo” ödülü de bu açıdan manidardır.
Guzmán’ın düşünsel nostaljisi
Guzmán’ın nostaljisi, Julieta Vitullo’ya göre, düşünsel bir nostaljidir. Svetlana Boym’un nostalji ayrımına başvuran Vitullo, Guzmán’ın nostaljisini melankolik bir felç olarak değil, sürgündeki bir sinemacının kayıp vatanını eleştirel bir kolektif hafıza alanına dönüştürmesi olarak tanımlar.
Svetlana Boym, Nostaljinin Geleceği (Metis, 2009) adlı kitabında nostaljiyi ikiye ayırır: “yeniden kurucu nostalji” ve “düşünsel nostalji”. “Yeniden kurucu nostalji”, geçmişi totaliter ve milliyetçi bir refleksle aynı şekilde var etmeye çalışırken “düşünsel nostalji” kaybın ve yokluğun içinde mesken tutar.
Günümüzde otoriter popülist liderlerin başvurduğu “yeniden kurucu nostalji”, komplo teorilerinden beslenerek kendini hakikatle özdeşleştirir. Amerika’yı yeniden büyük yapma söylemine dayanan MAGA hareketi bunun en belirgin örneğidir.
“Düşünsel nostalji” ise geçmişi tek bir “altın çağ” olarak görmez ve onu yeniden inşa etmeye çalışmaz, bunun yerine resmi tarih anlatılarını ve mutlak hakikati sorgular. Geçmiş, bugünü anlamak için bir referans noktasıdır. Kaybolanı geri getirmek mümkün değildir, o halde asıl amaç kaybın kendisiyle yaşamak ve anıları korumak olmalıdır. Tam da Guzmán’ın sinemasında olduğu gibi.
Işığa Özlem (ya da birebir çevirisiyle Işığa Nostalji) filminde, Atacama Çölü’nün ve uzayın uçsuz bucaksız, yaşam barındırmayan boşluğu iç içe geçer. Bu derin boşluk, diktatörlüğün zorla kaybettiği bedenlerin fiziki yokluğunu somutlaştıran sarsıcı bir arka plan oluşturur.
Filmin başında gözlemevinde gökyüzüne bakan bilim insanları varken, filmin sonunda 40 yıldır başları eğik bir şekilde yerde kemik arayan yaşlı kadınlar teleskopların başına geçer ve gözlerini yıldızlara dikerler. Guzmán bu sekansla, toplumun alkışladığı bilimsel arayışla iktidarın kriminalize ettiği adalet arayışını eşitler.
“Işığa özlem”, hakikate, adalete ve tutulamamış bir yasa duyulan özlemdir. Yeryüzünün en derin kuytularına gömülmek istenen hakikat ve o kuytulara uzanan adalet arayışı, Guzmán’ın inatçı kamerasında hayat bulmaya devam edecek. Anısına saygıyla…
Yayına hazırlayan: Cengizhan Güngör
Yorumlar (0)