Önce siz ateş edin, Bayım
Savaşlar, tarihin en kanlı yalanıdır. Görünüşte “vatan”, “ulus”, “özgürlük” ya da “medeniyet” adına yapılır; gerçekte ise egemen sınıfların kendi çıkarlarını korumak ve genişletmek için emekçi halkın yoksul çocuklarını ölüme sürüklediği ölümcül bir etkinliğin adıdır. Bu gerçeği en keskin biçimde ortaya koyanlar, 19. yüzyılın sınıf mücadelesini bilimin diliyle çözümleyen Karl Marx ve Friedrich Engels olmuştur.
Engels, 1840’ların Avrupa’sında burjuvazinin ikiyüzlülüğünü teşhir ederken şöyle der:
“Önce siz ateş edin, mösyö burjuvazi.”
Bu söz, yalnızca bir meydan okuma değildir. Burjuvazinin kendi kurduğu düzeni, kendi koyduğu baskıyı ve kendi çıkarına hizmet eden silahlı gücü korumak için her türlü şiddeti meşru gördüğünü; ancak aynı şiddet ezilenler, emekçiler tarafından kendi hakları için kullanıldığında “terör” ve “anarşi” diye lanetlendiğini gösterir. Ateş, yalnızca mermiyi değil; baskıyı, sömürüyü ve sınıfsal gücü de simgeler. Engels’in sözü bugün de geçerlidir: Çatışmayı başlatanlar, ardından doğacak mücadeleden ezilenleri, emekçileri suçlayamazlar.
Burjuvazi İçin Kar Bilançosunun Bir Kalemi Olarak Savaş
Marx da aynı gerçeği daha da köklü bir şekilde ifade eder. Kapital’de ve çeşitli yazılarında savaşın ekonomik temellerini çözümlerken şunu vurgular:
“Burjuva toplumunun gerçek sırrı, savaşın kendisinde değil, savaşın sınıf çıkarlarına hizmet etmesinde yatar.”
Savaş, kapitalist üretim ilişkilerinin kriz anlarında, pazarların yeniden paylaşılması, hammadde kaynaklarının ele geçirilmesi ve işçi sınıfının direncinin kırılması için bir araçtır. Egemenler, kendi çocuklarını cepheye göndermez. Onlar için savaş, kâr bilançolarının bir kalemidir. Emekçi halkın yoksul çocukları ise hem üretici güç hem de “ucuz et” olarak kullanılır.
Engels, 1890’larda yazdığı mektuplarda ve makalelerde militarizmin sınıfsal karakterini şöyle özetler:
“Ordular, halkın silahlı gücü değildir; egemen sınıfların halka karşı kullandığı silahlı güçtür.”
Bu cümle, bugün de geçerliliğini koruyan bir teşhistir. Modern orduların büyük kısmı, işçi ve köylü çocuklarından oluşur. Onlar, “vatan savunması” adı altında, kendilerini sömürenlerin çıkarları için öldürülür ya da öldürür. Savaş bittiğinde ise madalyalar ve anıtlar, gerçekte kimin çıkarının korunduğunu unutturmak için dikilir.
Marx ve Engels’in ortak eseri Komünist Manifesto’da bu durum daha da net ortaya konur:
“Burjuvazi, bütün ulusları… kendi üretim tarzına boyun eğmeye zorlar… Bütün ulusları, yok olup gitmek istemiyorlarsa, burjuva üretim tarzını benimsemeye… zorlar.”
Savaş, bu zorlamanın en uç biçimidir. Pazarların paylaşımı, sömürgelerin yağmalanması, rakip kapitalistlerin ezilmesi… Bütün bunlar, “ulusal çıkar” maskesi altında emekçi kitlelere dayatılır. Oysa ulusal çıkar diye sunulan şey, çoğu zaman bir avuç tekelin, bankanın ve silah sanayicisinin çıkarıdır.
Tarih, bu gerçeğin sayısız kanıtıyla doludur. 19. yüzyılın sömürge savaşlarından 20. yüzyılın dünya savaşlarına, Kore’den Vietnam’a, Irak’tan Afganistan’dan, İran’a kadar her büyük savaşta aynı tablo tekrarlanmıştır: Ölenler yoksul halkın çocuklarıdır; kazananlar ise silah fabrikalarının sahipleri, enerji şirketleri ve finans oligarşisidir. Marx’ın deyişiyle,

“Savaş, kapitalizmin en çıplak, en vahşi biçimidir.”
Bugün de durum değişmemiştir. Emperyalist güçler, “demokrasi”, “insan hakları” ya da “terörle mücadele” adı altında yeni savaşlar çıkarırken, yine emekçi halkın çocuklarını cepheye sürmektedir. Savaşın maliyetini ödeyenler, savaştan kâr edenlerin çocukları değildir. Savaşın yıkımını yaşayanlar, savaşın kârını cebe indirenlerin akrabaları değildir. Bu, sınıf mücadelesinin en acımasız yüzüdür.
Engels’in “önce siz ateş edin” sözü, bu yüzden hâlâ bir uyarıdır. Egemenler, kendi çıkarları için ateşi yaktıktan sonra, direnenleri “şiddet yanlısı” diye suçlarlar. Oysa asıl şiddet, yoksul çocukları ölüme yollayan düzendir. Asıl suç, sömürüyü ve baskıyı silah zoruyla sürdüren sınıftadır.
Bu nedenle savaş karşıtlığı, salt barış çağrısı olamaz. Gerçek barış, ancak egemen sınıfların çıkarlarına dayalı düzenin yıkılmasıyla mümkündür.
“ Ezilenlerin, İşçilerin Barışa Giden yolda çıkarları ortaktır”
Onların ortak vatanı, sömürünün ve savaşın olmadığı bir dünyadır. Bu dünya ise, emekçi halkın kendi gücüne ve kendi örgütlenmesine dayanarak kurulabilir.
Savaşlar, egemenlerin kendi çıkarları için emekçi halkın yoksul çocuklarına yaptırdığı ölümcül etkinliğin adıdır. Bu gerçeği unutan herkes, yarın kendi çocuğunu da aynı ateşe sürükleyenlerin saflarına katılmış olur.
Yorumlar (0)