Kafesteki değil, Dağdaki bülbül
Dağların yüreğinden kopup gelen bir ses vardı. Kafeslerin değil, rüzgârın taşıdığı, taşların fısıldadığı, ırmakların yansıttığı bir ses. O ses, bir kadının boğazından yükseldiğinde bütün yasaklar bir an için sustu. Ayşe Şan, o kadındı.
Diyarbakır’ın dar sokaklarında, dengbêj divanlarının gölgesinde büyümüştü. Babasının sesi evin duvarlarında yankılanırken o, köşede oturup dinlerdi. Kulakları, dilin yasaklı olduğu topraklarda bile o dilin müziğini içine çekiyordu. Kadınlara biçilen sessizlik perdesini yırtmak istediğinde karşısına ilk ailesi çıktı. “Kadın dengbêj olmaz” diyen gelenek, “ayıp” diyen bakışlar, “sus” diyen emirler… Oysa o, susmayı bilmiyordu. Ailesini karşısına almayı göze alarak yola çıktı. Evlilik dayatıldı, ayrılık geldi; şehirler değişti, ama sesi aynı kaldı. Gaziantep’te, İstanbul’da, Almanya’da… Her gittiği yerde dilini taşıdı. Yasaklı olanı dilinin ucunda tuttu, boğazından geçirdi, havaya serpti.

Kafesteki Dilin, Dağdaki Söyleyicisi
O yıllarda dil, bir kafeste tutuluyordu. Konuşmak suç, şarkı söylemek daha büyük suçtu. Ama Ayşe Şan, kafesteki kuş olmak istemedi. Dağlardaki söyleyici olmayı seçti. Rüzgârın, karın, yağmurun dilini konuşan o kadın, yok sayılan bir halkın adını olmayan sesi oldu. “Bülbül” dediler ona; yasaklı dilin bülbülü. Saldırılar yağdı: tehditler, baskılar, yalnızlıklar. Ailesi bile sırtını döndü. Annesinin mezarına bile yaklaşamadı. Kızını kaybetti, acısını “Qederê”* ile toprağa gömdü. Ama dik durdu. Sanatıyla yanıt verdi. Her kılam, bir direnişti; her stran*, bir haykırış.
Bağdat Radyosu’ndan yükselen sesi Ortadoğu’yu dolaştı. Eyşana Elî adıyla tanındı, sevildi, dinlendi. Hewlêr’de, Duhok’ta, Musul’da konserler verdi. Kürt müziğinin büyük isimleriyle omuz omuza durdu. O başarılar, onun yolunun yalnızca küçük bir parçasıydı. Asıl başarı, dilini inkâr edenlere karşı dilini yaşatmasıydı. Kadınlığıyla, Kürtlüğüyle, dengbêjliğiyle üç katlı bir duvarı aşmasıydı. “Taçsız kraliçe” dediler. Tahtı yoktu belki, ama sesi taç gibi oturuyordu halkın yüreğine.
Yıllar geçti. İzmir’de, uzak bir şehirde, kanserle boğuşurken bile hasretlik kucağındaydı. “Diyarbakır’a gömün beni” dedi. Vasiyeti yıllarca yerine gelmedi. Toprağına hasret gitti. Ama sesi toprağa gömülmedi. Kasetlerde, radyolarda, geceleri fısıldanan şarkılarda yaşadı. “Ez Xezalım”*, “Dayê”*, “Lê Lê Ximşê”*… Her biri bir yarayı açtı, bir yarayı sardı. Dinleyenlerin gözlerinden yaş, yüreklerinden isyan aktı.
Ayşe Şan, yalnızca bir dengbêj değildi. Yasaklı bir dilin dağlardaki özgür sesiydi. Ailesini, geleneği, baskıyı, yalnızlığı aşarak o sesi taşıdı. Kadın olarak dikildi, Kürt olarak dikildi, sanatçı olarak dikildi. Saldırıların karşısında sanatıyla durdu. Yok sayılan bir halkın adı olmayan kadını, bütün dünyaya adını duyurdu.
Bugün hâlâ o sesi duyuyoruz. Dağlardan geliyor, rüzgârla karışıyor, ırmaklarla akıyor. Kafesler kırıldı belki, ama o ses hâlâ dağlarda. Ayşe Şan’ın sesi… Yasaklı dilin bülbülü, taçsız kraliçesi, direnen kadını.
Onun yürüdüğü yolda, her adım bir isyandı. Her nota bir direniş. Ve o isyan, o direniş, hâlâ yaşıyor. Çünkü dil, bir kez ruh kazanınca ölmez. Ayşe Şan, o ruhu verdi. Ve o ruh, dağlarda uçmaya devam ediyor.
*“Ez Xezalım” (Ben ceylanım)
* “Dayê” (Anne)
*Qederê (nereye)
*“Lê Lê Ximşê” Kürtçe bir ifade olan "Lê lê Ximşê" (veya yaygın yazımıyla Le le himşe), Türkçeye "Hey gidi Esmergül / Ah esmer kız" veya "Esmer hatun" olarak çevrilebilir
Yorumlar (0)